Özlem Özdemir
Köprüdeki Kız, Cephedeki Kadın
Elmalı'da, savaşın uzağında yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyordu. Ama o uzaklık uzun sürmedi; bir amca ziyareti, cephenin gölgesini yeniden evin içine düşürdü. Odada, tıpkı daha önce Biga'da olduğu gibi hararetli konuşmalar dönüyordu. Ve bu kez küçük kız, konuşulanları artık anlıyordu: Sakarya Meydan Muharebesi başlamıştı, babası yeniden cepheye gidecekti. Hazırlıklar sürerken kararını verdi: "Ben de geleceğim öyleyse!"
SAVAŞ VE ÇOCUK
Bunu, Afet İnan kendi anılarında anlatır; ben de ileride Cumhuriyet'in ilk kadın tarih profesörü olacak Afet'in hayatını yazdığım biyografim Afet: Atatürk’ün Manevi Kızı Prof. Dr. Afet İnan’ın Yaşamöyküsü’nde bu hatıraya yer vermiştim. Anıya göre, şakacı amcası ona takılır: Gece evde bile karanlıktan korkup kardeşini çağırmadan sofaya çıkamayan bir çocuk, cephede nasıl dayanacaktır? Ama kız kararlıdır: "Dayanırım! Hem ben de vatanımız için bir şeyler yapmak istiyorum." Amca bir "deneme" önerir: Afet aşağı inecek, zifiri karanlıkta kapıdan çıkacak, sokaktaki köprüden karşı kaldırıma geçip oradan el sallayacaktır.
Ve o küçük kız, içindeki korkuyu belli etmemeye çalışarak yola koyulur. Alt kata iner ama bir türlü dış kapıya varamaz; karanlık öyle koyudur ki bir kez geri döner. Sonra kendi kendine telkin eder: "Başarmam lazım. Babamı yalnız bırakamam. Haydi Afet, yapman lazım!" Kapının kolunu yavaşça çevirir, derin bir nefes alır ve kalbi yerinden çıkacak gibi atarken köprüye doğru yürür. Aile büyükleri onu pencereden izlemektedir. Karşı kaldırıma vardığında herkese el sallar, başarmıştır. Yukarı çıktığında herkes onu alkışlar; babaannesi ise ağlamaktadır. Deneme aslında bir şakadan ibarettir; ama o çocuğun karanlık kapının önünde kendini zorlayışı, gerçek bir şeyin provasıdır: Geride kalmamak.
Sabaha karşı, Afet ile babaannesi gözyaşları içinde babasını ve amcasını yolcu ederler. O günlerde Anadolu'nun sayısız evinde tıpkı böyle vedalar yaşanıyor, aynı gece bütün evlerde cepheye gönderilmek üzere çoraplar örülüyor, gömlekler, çamaşırlar dikiliyordu.

ONBAŞI HALİDE
O "gitmek isteyip gidemeyen" çocukların yanında, savaşa giden kadınlar da vardı! Onlardan biri, o güne dek daha çok kalemiyle tanınan bir kadındı: Halide Edip.
Halide Edip, her ne kadar Amerikan mandasını desteklemiş olsa da, Milli Mücadele’ye katkısı yadsınamaz bir kadın. 1921'de Ankara'da Kızılay'ın başına geçmiş, aynı yılın Haziran'ında Eskişehir'de, yaralılarla dolu bir hastanede hasta bakıcılık yapmıştı. Ama cephe gerisinde kalmaya razı değildi. Ağustos 1921'de, Başkomutanlık Kanunu'nun çıktığı, Tekâlif-i Milliye emirlerinin yayımlandığı o kritik günlerde, orduya katılma isteğini bir telgrafla doğrudan Mustafa Kemal'e iletti. İsteği kabul edildi ve cephe karargâhında görevlendirildi. Sakarya Meydan Muharebesi sürerken, o artık bir onbaşıydı: "Halide Onbaşı."
Halide Onbaşı, cepheleri dolaştı; Yunan ordusunun geri çekilirken halka yaptığı zulmü belgeleyen Tetkik-i Mezalim Komisyonu'nda çalıştı; gördüğü acıyı, direnci, umudu sonradan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye gibi eserlerine taşıdı. Savaş boyunca cephe karargâhında kaldı, Dumlupınar'dan sonra orduyla birlikte İzmir'e girdi. Ve savaş bittiğinde, göğsüne çavuş rütbesi takıldı.

TARİHİ KADINLAR DA YAZAR
Şimdi bu iki kadını yan yana koyun. Biri, Elmalı'da bir evin sofasında, karanlıktan korkan ama savaşa "ben de gideceğim" diyen bir kız çocuğuydu. Öteki, otuz yedi yaşında, telgraf başında orduya yazılan, Sakarya'da onbaşı olan bir kadın. Aralarında yıllar var. İkisi de gördüklerini kayda geçirdi: Halide, içinden geçtiği o savaşı Türk'ün Ateşle İmtihanı'nda, Ateşten Gömlek'te yazdı; Afet ise o savaştan doğan Cumhuriyet'i, ilk kadın tarih profesörü olarak tarihe kaydetti. Bu ülkenin kadınlarının yalnızca evde beklemediklerini, cephedeki savaşta da cehalet savaşında da en önde yer aldıklarını kanıtladılar. Tıpkı cepheye silah taşıyan, yağmurda ıslanmasın diye evladını değil cephaneyi saran ve adları bile bilinmeyen nice kahraman kadın gibi… Bugün miras aldığımız Cumhuriyet, o "gitmek isteyen" çocukların hayaliyle, o "giden" kadınların ayak izleriyle birlikte kuruldu. Bu yüzden, bu ülkenin kadınlarının Cumhuriyet'e ne verdiğini hatırlamak, bir nezaket değil, bir borçtur.
