Hüseyin Tapınç

Hüseyin Tapınç

Göreli yoksunluk

Türkiye’nin içinde bulunduğu yoksulluk ve özellikle mutlak yoksunluk gerçeğini farklı açılardan ele alan birçok yazı yazdım. Bu yazılar ağırlıklı olarak insan yaşamının devamı için gerekli olan beslenme, temiz su, barınma, güvenlik ve temel giyim gibi nesnel ve zamandan/mekândan görece bağımsız temel fiziksel ihtiyaçların karşılanıp karşılanamaması üzerineydi. Dolayısıyla da bunlar ekonomik gerçeklerden beslenen yazılardı.

Bu gerçekleri bir adım öteye taşıyarak günümüz toplumu üzerine eksiksiz ve daha doğru bir okuma yapmak mümkün görünüyor. Burada başvuracağımız temel kavram da göreli yoksunluk (relative deprivation).

Bugünün sosyal bilim literatürüne bakacak olursak, en yalın biçimiyle göreli yoksunluk, bir kişinin veya grubun kendisini anlamlı bir karşılaştırma standardına göre dezavantajlı görmesi ve bu farkı haksız ya da kabul edilemez bulması hâlidir.

İlk kez 1940’ların sonunda kullanılmaya başlanan bu kavram insanların toplumsal durumlarını yalnızca sahip oldukları şeylere bakarak değil, sahip olduklarını neyle karşılaştırdıklarına bakarak anlamamız gerektiğini söyler. Dolayısıyla buradaki kritik mekanizma karşılaştırma referansı ve beklenti üzerinden işler. Bu nedenle bir insan nesnel ölçütlerle yoksul olmayabilir ama kendini yoksun hissedebilir. Bu durumun tersi de mümkündür: Son derece kötü koşullarda yaşayan biri karşılaştırma yaptığı grubun koşulları da benzer olduğu sürece yoğun bir yoksunluk duygusu yaşamayabilir.

Göreli yoksunluk bireysel düzeyde olduğu kadar toplumsal düzeyde gruplar arasında da yaşanabilir. Hatta göreli yoksunluk, bireyin bugünkü durumunu geçmişteki koşullarıyla ya da beklediği gelecekle karşılaştırması sonucunda da ortaya çıkabilir.

Günümüz Türkiye’sinde göreli yoksunluğun işleyişini üç farklı toplumsal alanda açık biçimde gözlemliyoruz.

Bu alanlardan biri ülkenin ekonomik yapısıdır.

Mutlak yoksunluk gelir dağılımının en alt dilimlerini ilgilendirir; kişi karnını doyurabiliyorsa ve ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsa o kişi mutlak yoksunluktan kurtulur. Ancak aynı kişi gelir ve servet piramidinin tepesindeki rakamları duydukça ve gördükçe, uç düzeydeki hayat standartlarına şahit oldukça, üsttekiler ve alttakiler arasındaki makas açıldıkça yoksunluk hissi katlanarak büyür. Kişi artık “Aç mıyım, temel ihtiyaçlarım karşılanıyor mu?” gibi sorulardan ziyade “Benim harcadığım emekle elde ettiğim refah, yanımdakinin veya tepedekinin çabasız zenginleşmesi karşısında nerede duruyor?” sorusunu dile getirmeye başlar.

Göreli yoksunluk hissi yaygınlaştıkça kişi toplumun başarı, statü ve saygınlık olarak dayattığı kalıplara ücretli emek ya da liyakat gibi meşru yollardan ulaşamayacağını anlar. Meşru araçlar tıkandığında da haksız kazanç ve kuralsızlık bir hak arama ve statü eşitleme yöntemi olarak rasyonelleştirilir ve toplumsal kabul görmeye başlar.

Toplumsal değerlerin ve etik anlayışın örselenmesiyle birlikte, eğer toplumda ekonomik göreli yoksunluğun yanı sıra bir de hukuki göreli yoksunluk devreye girerse birey bu noktada adalet mekanizmasına olan inancını da yitirir. Hukuki göreli yoksunluk, bireyin yasaların ve yaptırımların herkese eşit uygulanmadığı algısına kapılmasıyla ortaya çıkar. Birey, kendi ihlallerine ya da toplumun belirli kesimlerinin ihlallerine en ağır yaptırımlar uygulanırken imtiyazlı zümrelerin dokunulmaz kaldığını gördüğünde adalete olan inancını kaybeder. Adalet artık servetin ve güçlü bağlantılara sahip olmanın sağladığı ayrıcalığın bir aracına dönüşmüştür.

Bu tür durumlara en çok eşlik eden his öfkedir, kızgınlıktır.

Emeğin anlamsızlaşması ve hukuksal yapıya duyulan güvenin aşınması toplumsal anominin kapılarını açar; bu da toplumda şu üç temel sürecin işlemesine yol açar. Birey suçu, usulsüzlüğü ve her türlü yasa dışı davranışı ahlâki bir kusur olarak görmez; kurallara uymamayı hayatta kalma stratejisi haline getirir. Bunun yanı sıra, kamusal kurumlara, yasalara ve otoriteye karşı duyulan inanç yerini derin bir güvensizliğe bırakır. Hukukun meşru yargı ve cezalandırma yapısı zedelendiğinde, bireyler anlaşmazlıklarını çözmek için gayriresmî güç odaklarına ve hatta doğrudan fiziksel şiddete başvurur.

Çizdiğim bu resim size yabancı gelmemiştir; anlattıklarım Türkiye’nin son yıllarını oldukça net biçimde özetliyor.

Son günlerde yaşanan fon krizi de artık bu resmin en önemli parçalarından biri hâline geldi; toplumsal hafızaya kazındı. Üstelik toplum bu krize kendisini son derece yalnız hissettiği bir dönemde yakalandı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hüseyin Tapınç Arşivi

Bir kez daha, nafaka

03/09/2026 07:00

Kanaat notu

20/08/2026 07:00

Aynılık

06/08/2026 07:00

Kupanın ardından

23/07/2026 07:00

Haykıracak nefesim

25/06/2026 07:00

Nafaka

11/06/2026 07:00

Ya Sonra?

28/05/2026 07:00

Kızım

14/05/2026 07:00

Dava

30/04/2026 07:00