Mutlu Hesapçı
Adana’da sinemanın içinde, hikayelerin peşindeyim!
33.Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde film gösterimleri pazartesi günü başladı. Festival boyunca Türk Sineması ve Ulusal Film Yarışması bölümünü takip ediyorum. Festival programı öylesine zengin ki her filme, her etkinliğe yetişmek mümkün değil. Ben de mümkün olduğunca filmlerin peşine düşüp, film ekipleriyle bir araya gelmeye ve onların hikâyelerini dinlemeye çalışacağım.
İlk durağım, hikâyesini sevdiğim Karanlıkta Islık Çalanlar oldu. Bir filmi yalnızca izlemek değil, o hikâyenin nasıl ortaya çıktığını, karakterlerin dünyasına nasıl dönüştüğünü ve onu hayata geçirenlerin neler hissettiğini öğrenmek benim için her zaman çok kıymetli. Hele ki film bir yarışmanın parçasıysa, o heyecana ortak olmak ve hikâyenin arkasındaki insanları dinlemek bambaşka bir anlam taşıyor.

Adana’da sinemanın peşindeyim. İzlediğim filmlerin hikâyelerini, yönetmenlerini ve oyuncularını mümkün olduğunca sizlerle buluşturmaya devam edeceğim.
Pınar Yorgancıoğlu: “Adana Altın Koza, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum bir yer”
Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Yarışma heyecanı Karanlıkta Islık Çalanlar ile başladı. Pınar Yorgancıoğlu’nun senaryosunu yazıp yönettiği film, bir ailenin hikâyesinden yola çıkarak hayallerle gerçekler arasındaki mesafeye, yabancılaşmaya ve yaşanamayan hayatların bıraktığı izlere bakıyor. Filmin senarist ve yönetmeni Pınar Yorgancıoğlu ve oyuncusu Hülya Gülşen’le bir araya gelerek filmin hikâyesini ve karakterlerin dünyasını konuştuk.
Adana Altın Koza’da yarışmak ve Adana’da bulunmak nasıl bir duygu?
Pınar Yorgancıoğlu: Adana’da yarışmak çok heyecanlı. Adana Altın Koza, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum bir yer. Adana’da bulunmak bizim için başka bir heyecan çünkü ekibimizden insanların aileleri filmi ilk kez burada izleyecekler. Aile mefhumunu sorguladığımız bir filmin burada aileler tarafından izlenecek olması önemli.
Hülya Gülşen: Adana’ya bayılıyorum öncelikle. Adana seyircisine ayrı bayılıyorum çünkü çok ilgili bir seyirci. Tabii ki Adana’da olmak çok heyecanlı. Ekipçe hepimiz buradayız. Filmi burada da hep birlikte seyredecek olmak çok keyifli. Festivaller hiç bitmesin, festivaller hep devam etsin. Bizim için çok kıymetli bir festival. Burada yarışıyor olmak ayrı bir heyecan.
“Böyle bir senaryo ile karşılaşmak bile mucizeydi”
Filmi İstanbul Film Festivali’nde izledim, çok sevdim ve etkilendim. Ardından Adana Altın Koza’da yarışmak benim açımdan bile mutluluk verici, sizi düşünemiyorum. Sizin için nasıl bir film oldu? Aile meselesini, yabancılaşmayı, bir taraftan da içinde bulunduğunuz sınıfa dair bir sorgulamayı bireyler üzerinden bize sunan bir film.
Hülya Gülşen: O kadar anlamlı bir film ki benim için. Çünkü kadın oyuncuların bir talihsizliği var. Belli bir yaştan sonra oynayacağınız roller tabii ki vardır ama kıymetleri genellikle azalır, bir şeye hizmet edersiniz. Oysaki oyunculuğunuzun en altın çağındasınızdır, birçok şeyi öğrenmişsinizdir; onları uygulayacak alan bulamadığınız bir yaştır. Tabii ki bu rol benim yeniden bir şey öğrenmeme sebep olan bir rol oldu. Benim için inanılmaz artıları olan bir rol. Çünkü bir kadın olarak bu yaştaki bir kadının dertlerini sinemada anlatıyor olabilmek çok kıymetliydi. Çünkü nedense bizde bu eksik. Ben anne olurum, hala olurum, işte yardımcı role geçersiniz artık. Ama burada orta yaş üstü kadınların derdini anlatmak çok nadir karşılaşılan bir şey. Böyle bir senaryoyla karşılaşmak bile mucizeydi. Bence o mucize gerçekleşti. Ben de bu filmde hayatıma çok güzel insanları, çok güzel öğretileri kattım.

Tek tip değil, çok katmanlı ve derinlikli bir karakter Suzan.
Hülya Gülşen: Öncelikle öyle yazılmış. İyi yazılan metnin içinde olmak bir oyuncu için çok büyük bir şans. Bir kere, her sorunuzun cevabı var. Sorduğunuzda bu, oyuncu için çok büyük bir lüks. Oyuncuya sadece dans etmek kalıyor, keyifli kısmı kalıyor. Rolü yaşamak kalıyor. O yüzden de bana her şey o kadar detaylı anlatıldı ki ben zaten anlamaya çok hazırdım. Tabii ki Suzan’da olan birçok şey bende de olduğu için onları bulmakta çok güçlük çekmedim. En sevdiğim şey, oyuncu olarak kendini şaşırtmaktır. Suzan da beni şaşırttı oynarken. Çok keyifli bir maceraydı.
“Herkes için bir değişim dönemiydi”
Çok iyi bir senaryo, çok da iyi çekilmiş, derdini çok iyi anlatıyor. Gündelik hayatta yaşadığımız psikolojiyi, o sıkıntıları empati kurduran bir yerden anlatıyor. Bu fikir, bu hikâye nasıl ortaya çıktı?
Pınar Yorgancıoğlu: Bu senaryo üzerinde Türkiye’yi düşünmeye başladım. O sırada yurt dışında master yapıp çalışıyordum. Filmi yazmaya başlayınca artık yavaş yavaş, “Burası beni çağırıyor,” dedim. Döndüğümde tabii ki ilk başta kendi evime çıkamadım. Uzun seneler sonra annemlerin evine tekrar taşındım. Herkes için bir değişim dönemiydi. Annem yeni emekli olmuş; bu durumla ilgili rahatsızlıkları ya da mutlulukları var. Benim de yer değişikliğim, aradığım işler, bulamadığım işler var. Bir yandan kardeşim yurt dışına gitmeye çalışıyor. Babam da “Emekli olayım mı, olmayayım mı?” durumunu yaşıyor. Böyle, ailede herkes başka bir şeyden geçiyor.
Herkes kendi derdinde ve kendi halinde. Böyle bir durum hikâyenin çatısını oluşturuyor. Dolayısıyla yola çıkışın biraz kendi hayatından izler taşıyor bu durumda.
Pınar Yorgancıoğlu: Evet, aslında biraz öyle oldu. Herkes kendi derdindeyken başkasının derdini görmekte zorlanıyor. Böyle biraz ayağına basarak ilerlemeye çalışıyordu. O da hem trajedi hem komedi için çok gebe bir alan. Biraz onun üzerine düşüne düşüne, karakterlere dair o incelikli detaylar çıktı.

“Ama hiç yalnız değiliz, herkes aynı derdin peşinde”
Senin anlatmak istediğin duygu, psikolojik durum nedir diye sorsam?
Pınar Yorgancıoğlu: Genel olarak film benim için şununla alakalı: Herkes zor hayatların içinden geçiyor. Şu an her şey daha zor. Gencinden yaşlısına binbir türlü dert. Diploman var demek, iş bulabileceğin anlamına gelmiyor. Çocuğunu okutmak demek, kendi hayatını kuracağı anlamına gelmiyor. Her şeyi yapsan, belki çoluk çocuk kendi aileni kuracağın anlamına gelmiyor. Geleceğe dair çok fazla belirsizlik varken, o insanı bir yandan çok aşağıya çekiyor ve yalnız hissettiriyor. Ama hiç yalnız değiliz, herkes aynı derdin peşinde. Birazcık sanırım ondan güç alma isteği vardı bende. O ağırlıkları hissederken aynı ağırlığı başkalarının da hissettiğini bilerek, onun verdiği alçak gönüllülükle kendi derdinle uğraşmaya devam etmenin verdiği bir rahatlama var diyeyim. Benim film biraz o.
“Hepimizin böyle hikayeleri var”
Ben de biraz hayaller ve gerçekler hikâyesi diyorum. Gerçi hiç kimse galiba kendi ideal, düşündüğü hayatı, “Artık kurdum bu düzeni, sistemi,” dese de yaşayamıyor herhalde. O yüzden Suzan karakteri çok acayipti. Yaşanamayan hayatın karakteriydi. O kadar hak verdim ki; yadırgamadım, yargılamadım. Suzan sizin için nasıl bir karakterdi?
Hülya Gülşen: Karakterin gerçekten çabasını, kırgınlığını görünce çok kızamıyorsun Suzan’a. Tam kızacağın anda ne kadar da zavallı bir durumda olduğunu görüyorsun. Tabii ki bir oyuncu karakterini yargılamaz. Suzan’ı oynarken hiç yargılamadım. Onu yargılamaya kalksaydım bu Suzan olmazdı diye düşünüyorum. Çünkü hepimizin böyle hikâyeleri var. İşte o hayaller ve gerçekler. Yıllar geçtikten sonra biraz daha koyuyor bu yapamamışlık. Çünkü vakit kalmadı. Aynı hikâyeyi kendi kızında görmek, kendinde bu kadar öfkelendirmese de çocuğunda seni daha fazla öfkelendiriyor. Ve tabii ki Suzan’ı bu yaşta ve bir anne olarak oynadığım için Suzan’ı o kadar iyi anlıyorum ki. Kırgınlıkları o kadar iyi biliyorum ki. O kadar çok yaşadım ki benzer şeyler. Ve o kadar hırçınlaşıp bazen çirkinleşebildim ki.
“Zorlandık hayatta biz”
Hem kızı hem de annesi var, bir aynalamanın içinde…
Hülya Gülşen: Pınar o kadar iyi yazmış ki kendi kuşağım için ben şunu düşünüyorum: Ne kadar ezik bir kuşağım ben. Ebeveynlerimin sözünü hep dinledim, çocuğumun da sözünü dinliyorum. “Biri de benim sözümü dinlesin,” pozisyonundayım. Gerçekten tam bir tampon gibiyiz, çok arada kaldık. Yaşadığımız devir yüzünden mi artık, ne oldu o arada bilmiyorum ya da hepimiz biliyoruz. Zorlandık hayatta biz.
“Çok içimde hissettim Suzan’ı”
Toprak’ın annesini oynayan Suzan olarak, Toprak gibi o durumları siz de yaşadınız mı?
Hülya Gülşen: Suzan doktor olabilirdi, hatta okulu da kazandı. Pınar’la öncesini ve sonrasını çok konuştuk karakterin. Geride gerçekten bunlar var. Ama ailesine bakma sorumluluğu yüzünden erken iş hayatına atılması gerekiyordu ve olamadı. Bu çok büyük bir hayal kırıklığı. Bunu yapabilecek güçte ve zekâda bir kadının bunu yapamamış olması ve sürekli doktorlarla o acıyla birlikte yaşıyor olması gerçekten “Zavallı Suzan,” dedirtiyor insana.
Aslında insanın doğasına da yakın bir şey yazmış Pınar. Çünkü insan kendisinden hep çok iyi olanı görür. En alttakini görüp şükretme duygusu çok ara ara gelen bir duygudur.
Hülya Gülşen: Film öncesi çok şükür ki biz Pınar’la aynı mahallede oturuyoruz. Bu bizim için çok büyük bir avantajdı. Suzan üzerine çok konuştuk. Benim Suzan’ı anlamam çok hızlı oldu diye düşünüyorum. Çok zorlanmadım. Çok içimde hissettim Suzan’ı.

“Bu yeni sinema dilinin içindeki ilk işlerden birinde olmakla çok onur duyuyorum”
Filmi izlediğinizde seyirci olarak siz neler hissettiniz?
Hülya Gülşen: Film beni çok ümitlendirdi. Bu kuşağa olan güvenimi bir kez daha damgaladı. Yeni bir sinema dili, yeni bir çağ başlıyor hissi uyandırdı. Filmin içindeyken bunun farkında değildim ama çalışma biçimimizden farkındaydım. Gerçekten çok zarif bir yönetmenle çalıştım. Bana yapmam gerekeni en iyi nasıl anlatabilirim diye uğraşan bir yönetmen vardı karşımda. Benim çabam da onun istediğini en iyi anlatabilmek, oynayabilmekti. Bu kadar zarif bir süreçten sonra sinemaya yeni bir anlayış, yeni bir dil mi geliyor? Üstelik o kuşaktan birçok kişiyi tanıyorum. Filmlerini de seyrettim. Bana umut veriyorlar. O yüzden bu yeni sinema dilinin içindeki ilk işlerden birinde olmakla çok onur duyuyorum.
Filmin içinde birbirlerine yabancılaşan bireyler var ama filmin anlattığı dert bize yabancı olmayan bir dert. Sizin için o yolculuk, bir de Ankara gerçeği de eklenince bambaşka bir şeye dönüştü herhalde.
Hülya Gülşen: Evet, filmin gerçekten bir de Ankara’da olması, gerçekten “Suzan ben olmalıyım,” diye beni düşündürdü. Çünkü ben bütün o sokakları biliyorum. Bütün o hikâyelerin içinde büyüdüm. Doğma büyüme Ankaralıyım. Son 15 yıldır İstanbul’dayım. Benim için gerçekten hem nostaljik hem tanıdığım bir yerde, çok bildiğim, tanıdığım ama anlatması zor hikâyeleri anlatmaya çalışırken kendimi bulmak çok keyifliydi.
“Pekiyi almayı çok severim”
33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümünde filminiz yarışıyor. Ödül heyecanı ve beklentisi nedir?
Pınar Yorgancıoğlu: Filmden de anlaşılacağı gibi ben çok çalışkan ve inek bir öğrenciydim. Hâlâ da öyleyim. O yüzden pekiyi almayı çok severim, bunu da saklayamam. Ama çoğu zaman biz seyirciden pekiyiyi alıyoruz. Bilmiyorum, sizin oynarken belki benzer bir şey yaşamışsınızdır. Ben yazarken de bana çok uzak olduğunu düşündüğüm bir karakter öyle bir şey yapıyor ki, içimdeymiş. Yani bunu senelerce içimde tutmuşum, şu an bir sivilcenin patlaması gibi çıkıyor içimden. Seyircinin de sizin yazdığınız bir karakter üzerinden yaşaması veya kendini görmesi, gördüğünü hissetmesi benim için en büyük pekiyi yani. O yüzden Adana seyircisinin beğenmesi en büyük arzum. Ama tabii ki ödül gelirse de hayır demeyiz. Çok mutlu oluruz.