Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

“Ekranda eziyet edilen ve bu eziyete boyun eğen kadın görmek istemiyorum”

Adana’da sinema zamanları başlıyor. 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül–4 Ekim tarihleri arasında gerçekleşiyor. Bu yıl Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisinde, unutulmaz dizilere imza atan usta senarist Nilgün Öneş de yer alıyor. Öneş’le Altın Koza’dan senaristliğe, geçmişten bugüne değişen sektörden kadın temsiline uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

nilgun-ones-mutlu-hesapci-fotograf

33. Uluslararası Adana Altın Koza için geri sayım başladı. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jürisi olarak siz de varsınız. Adana Altın Koza sizin için ne ifade ediyor?

Hepimizin çok kıymet verdiği, çok severek takip ettiği bir festival Altın Koza. Sinema dünyasına kattığı değer ve geçmişten bugüne uzanan tarihiyle de ayrı bir yerde duruyor. Beni davet ettikleri için çok gurur duydum. Ekip çok şahane, güzel sonuçlar alacağımızı düşünüyorum. Adana’ya başka vesilelerle birkaç kere gittim. Benim için o bölgenin ayrı bir yeri var, çok sevdiğim bir coğrafya.

Jüri üyesi olmak zor olsa gerek. Yıllarca hikâyeler yazdınız, karakterler yarattınız. Şimdi senaristlerin ve yönetmenlerin hikâyelerini değerlendireceksiniz. Hikâyenin içinden çıkıp dışarıdan bakmak nasıl bir duygu?

Daha önce birçok kere jüri üyesi oldum. Zor bir görev, çok zor bir görev. Adil olmanız, izlediklerinizi iyi değerlendirmeniz ve diğer jüri üyeleriyle uyum içinde olmanız gerekiyor. Bir yandan da çok heyecan verici; yeni bir şeyler izliyorsunuz. Bu nedenle çok geliştirici bir tarafı var. Bir jüri bir filmi ya da senaryo seçer, aynı festivalde başka bir jüri başka bir filmi veya senaryoyu seçebilir. Yani yarışmacılar o sırada seçim yapan jürinin görüşleriyle değerlendiriliyor. Bu da diğer katılımcılar için her zaman ne kadar adil, beni düşündürmüştür. Ama işin doğası böyle. Öte yandan güzel yapılmış işlerin içinden seçimler yapacağız, heyecan verici.

a013e945-de70-4687-bdae-c2e4bd1b4f23

“Kendi yolculuğunuza çok objektif bakamıyorsunuz”

Yıllar içinde Süper Baba, İkinci Bahar, Hayat Bağları, Yabancı Damat, Ihlamurlar Altında, Hatırla Sevgili, Gül Sancısı, Bu Kalp Seni Unutur Mu? gibi çok önemli projelere imza attınız. Geriye dönüp baktığınızda neler hissediyorsunuz?

Kendi yolculuğunuza çok objektif bakamıyorsunuz. Bir de aradan uzun zaman geçti. Ama özellikle Hatırla Sevgili dizisinin genç jenerasyonlar tarafından sürekli seyrediliyor olması beni çok mutlu ediyor. Onların sadece kurgu hikâyeye değil, dizide kullanılan yakın tarih bölümüne de bakmaları benim için çok kıymetli. Elbette dizi bir belgesel değildi ama gençlerde tarih konusunda merak uyandırıp daha derin okumalara heveslendirdiğini düşünüyorum. Bu anlamda çok mutluyum. Geriye dönüp baktığımda “İyi ki yapmışız” diyorum. Tabii burada sevgili Tomris’i anmak istiyorum. Çok erken kaybettik. Çok güzel bir yoldaşlık yaptık, pek çok işte birlikte çalıştık. Şimdi geri dönüp baktığımda en azından utanmayacağımız şeyler yapmışız diyebiliyorum.

Ben aktif çalışırken yazdığımız senaryolar hiç değişmezdi, kimse karışmazdı”

Toplumsal hafızaya sahip çıkan işler yaptınız. O dönem daha mı yaratıcıydık, daha mı özgürdük?

Dönem farkı çok önemli tabii. Ama o dönemi sadece Türkiye’nin politik, siyasi tarihiyle ifade edemeyiz. Bence sektör olarak da başka bir yerdeydik. Şu anda senaryo üzerinde çalışırken fazla sayıda işe dahil olan kişiler var. Bunu bir taraftan anlayabiliyorum. Çünkü çok sert bir dönemdeyiz. O işlerin tutması lazım. Reyting, tıklanma oranı her neyse dizinin kaderini belirliyor. Bu nedenle kanalların, dijital platform yöneticilerinin endişeleri var ve senaryoya hakkında söz sahibi olmak istiyorlar. Ben aktif çalışırken yazdığımız senaryolar hiç değişmezdi, kimse karışmazdı. Özellikle uzun soluklu bir diziyse, ileriye dönük hikâyeleri ve karakterlerin evrileceği noktaları siz biliyorsunuz. Başka biri, bilmediği o süreçten bağımsız olarak bir bölüme müdahale ederse siz onu savunmak için çok ciddi vakit kaybediyorsunuz. Örneğin Hatırla Sevgili dizisi sırasında çok yoğun çalışıyordum. Tretmanları ve diyalogları yazıyordum. Hikâye toplantıları, danışmanlarla toplantılar, yapım toplantıları… İnanılmaz çok yönlü bir işin içindeydim. Hayatım, o iki sene, hatta hazırlık aşamasını da sayarsak üç sene Hatırla Sevgili’den ibaretti. Bu derecede bir adanmışlık söz konusuyken yazdıklarımıza karışılması için çok önemli nedenler olması gerekir.

tomris-bahsettigi-kadin

Yani daha özgürdünüz.

Tabii. Ben “Bu projede bu hikayeyi kullanmak istiyorum, bu karakter bu bölüme girmek zorunda” dediğimde, örneğin Hatırla Sevgili ve Bu Kalp Seni Unutur Mu?’da tarihin değerli bir parçasını belli riskleri olsa da kullanmak istediğimde hiç itiraz gelmedi. Tam tersine çok büyük bir destekle karşılandı. Onun için evet özgürdük ve bu nedenle şanslıydık.

“Hikâye bazen bir şarkı sözünden çıkabilir”

Bir hikâyeyi projeye dönüştürmeye nasıl karar veriyorsunuz? Bir fikir, karakter, duygu ya da cümle mi sizi harekete geçiriyor?

Etkilenmeler çok farklı. Bir şarkı sözü bile size bir hikâyenin kapılarını açabiliyor. Bazen bir fotoğraf, bazen bir filmde seyrettiğiniz bir sahne… O sahne sizin için müthiş bir kurguya, hikâyeye dönüşebiliyor. Bazen de birinin size söylediği, sipariş verdiği bir şey oluyor. Mesela Hatırla Sevgili, Tomris Giritlioğlu’nun bana Menderes dönemiyle ilgili bir iş yapmak istediğini söylemesiyle başladı. Biz o sırada Ihlamurlar Altında’da birlikte çalışıyorduk. Ben de bunun üzerine düşünmeye başladım. Sonra Demokrat Parti dönemiyle sınırlı kalmanın eksik olacağını ve arkadan gelen darbelerin göz ardı edilemeyeceğini düşündüm. Acaba yapıyı çok uzun soluklu, içinden resmi tarihin de geçtiği, 20-30 yıla yayılan bir hikâye olarak kurabilir miyiz diye düşündüm. Bu fikir Tomris’i çok heyecanlandırdı ve böylece yola çıktık.

detay-beren-saat-belcim-bilgin-tomris-giritlioglu-nilgun-onesjpg

“Tarihi bir hata yapmamamız çok önemliydi”

Bu Kalp Seni Unutur Mu?, Güz Sancısı gibi hikâyelerde toplumsal ve siyasi travmalarımız da var. Yazarken neler yaşadınız?

Her ikisi de çok severek çalıştığım işlerdi. Sabah oturuyordum ve akşamı buluyordum bilgisayarın başında. Masamda yığın yığın kitaplar, ansiklopediler vardı. Sürekli okumamız gerekiyordu. Tarihi bir hata yapmamamız çok önemliydi. Bir kurgu hikâyeyle yürüyoruz ama aynı anda siyasi tarih de anlatılıyor. O siyasi tarihin içinden seçmeler yapıp bunu kurgu hikâyeye uygun hâle getirmemiz gerekiyor. Çok yönlü ve kapsamlı bir hikâyeydi. Bir de o dönemlerin bir kısmına tanık olmanın, içinde bulunmanın getirdiği duygusal durumlar var. Yazarken ister istemez o anlara, o zaman dilimine dönmem gerekti ve içinden geçerken çok fark etmediğimiz şeyleri gördüm. Bugün bir şeyler yaşıyoruz; ne yaşadığımızı anlamamız için üzerinden zaman geçmesi gerekiyor. Sonuç olarak o dönemlere geri dönünce insan, ülkesi adına çok üzülüyor. Keşke bunlar yaşanmasaydı, keşke gelişimimiz sekteye uğramasaydı. Hep keşkelerle dolu bir süreç kısacası. Hatırla Sevgili’de Kıbrıscık hikâyesi var. Ahmet’in kaymakam olarak gittiği kasaba benim iki sene yaşadığım bir yer. Babam orman mühendisiydi ve biz yıllarca Anadolu kasabalarında dolaştık. Anadolu kasabaları, büyük şehirlerden farklı olarak bambaşka bir dünya ve bana çok şey kattığını düşünüyorum. O yüzden dizideki kasaba bölümleri sanki kendi anılarımın içinde dolaşıyormuşum gibi bir his verdi.

“Gerçeklik duygusunu yakalamak en zor kısmı”

Hikâyeleriniz gerçeklikten kopmuyor. İçinde duygu var, insan kendini bulabiliyor. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Böyle hissettiğiniz için çok memnun oldum. Çünkü yazar olarak hepimizin yakalamak istediği şey o gerçeklik duygusu. Ama uzun soluklu işler yaparken, özellikle televizyona iş yaparken gerçeklik duygusundan farkında olmadan kopabiliyorsunuz. Bir sezonun 39 bölüm olduğunu düşünürsek, işi yetiştirme telaşıyla hazır dosyalardan, biriktirdiğiniz hazır melodram yapılarından faydalanmaya başlıyorsunuz. Ben mümkün olduğu kadar bunu yapmamaya çalıştım. Çünkü böyle şeyleri izlediğimde inandırıcı bulmayıp işin içinden kopuyordum. Gerçeklik duygusunu yakalamak işin en zor kısmı. Bunu yaparken hikayeyi tatsız, seyirlik olmayan bir hâle getirmek de mümkün. Çok gerçekçi bir şey yaparsınız ama çok sıkıcıdır, ikisini bir araya getirmek dünyanın en zor işi. Geriye dönüp baktığımda “Şimdi olsa bunu yapmazdım” dediğim çok şey oluyor. Çünkü o işler zamanla yarışan işlerdi. Bir film senaryosunu ya da sekiz bölümlük dijital bir projeyi uzun süre çalışıp cümle cümle kontrol etme şansınız var. Ana akım işlerde böyle bir şansımız yoktu. Şu anda neredeyse hiç olmadığını düşünüyorum.

detay-img-0369

Günümüzde dizilerde kadın temsili açısından ne düşünüyorsunuz?

Eğer ana akıma bir iş yapıyorsanız, bu uzun soluklu bir diziyse ve Türkiye gibi bir ülkede yazıyorsanız çok dikkat etmeniz gerekiyor, her zaman bunu savundum. Dijital platformlara veya sinemaya bir iş yapıyorsanız, ne istiyorsanız yapın. Ama televizyonla bütün Türkiye’deki evlerin içine giriyorsunuz. İnsanlar bu karakterlerle iç içeler, kendilerini onların yerine koyuyorlar ve onları örnek alıyorlar. Özellikle kadın temsiliyetleri bu nedenle çok önemli. Şiddet konusunu artık konuşmuyorum bile; zaten çok dikkatli kullanılması gerekiyor. Ben eziyet edilen ve bu eziyete boyun eğen kadın görmek istemiyorum. Gördüğüm zaman kaçıyorum, kanal değiştiriyorum. Çünkü artık umut veren hikayeler izlemek istiyorum. O kadın karakterin olumlu yönde değişimini görmeliyim. Kendi ayakları üstünde durmasını, çok zor bir hayat yolu olsa da, çok ağır durumlarda kalsa da sonunda oradan dimdik çıkmasını istiyorum. Her gün bir kadının öldürüldüğü bir ortamda yaşarken kadın temsiliyetinden daha önemli bir şey yok. Benim gözümde durum bu.

“Bir senaryoyu oyuncuyu düşünerek hiç yazmadım”

Senaryoyu yazarken oyuncuyu düşünerek mi yazıyorsunuz? Buradan bir örnek vereyim: Okan Yalabık hepimizin sevdiği ve sizin tercih ettiğiniz bir oyuncu. Siz nasıl bir ilişki kuruyorsunuz oyuncuyla?

Bir senaryoyu oyuncuyu düşünerek hiç yazmadım. Ama oyuncular netleştikten sonra elbette o ilişkiyi kurdum. Kendisiyle tanışıp bölümler boyunca izledikçe ona doğru bir şeyler düşünmeye başladığım çok oldu. Oyuncuyla yazar arasında aslında adı konmamış bir iletişim oluyor, mutlaka oluyor. Ben ona yazdıklarımla bir şey yolluyorum, o oyunuyla bana bir şey yolluyor. Adı konmamış bir iletişim biçimi. Okan benim çok sevdiğim bir oyuncu. Onunla gerçekten çok mutlu çalıştım. Unutulmaz bir karakterdi Necdet. Çok da güzel oynadı. Her zaman çalışmak isterim kendisiyle. Ama bütün oyuncuları çok sevdim. Bütün ekibi çok sevdim, hep sevgiyle anıyorum.

okan-yalabik

“Bugünün popüler oyuncuları hep Tomris’in projelerinde ortaya çıktılar”

Hikâye mi iyidir, yönetmen mi iyi yönetir, yoksa bu bir ekip ve tam bir bütün işi midir? Hatırla Sevgili’ye, diğer projelerinize baktığımızda cast da bunun önemli bir parçası. Ihlamurlar Altında’da Sinan’la Bülent oynuyor. Sonrasında “Evet, iyi oyuncular” deyip yolculukları başlayan projeleriniz var. Bunun sihri ya da kalıcı izi nereden geliyor?

Bu konuda Tomris’in çok büyük bir marifeti var. Çok iyi cast yapardı, özellikle tanınmamış yüzleri bir yerlerden bulup çıkarırdı. Aslında bugünün popüler oyuncuları hep onun projelerinde ortaya çıktılar. O yüzden bu açıdan Tomris’le çalışmak çok güven verici bir durumdu. Birini getirip önümüze koyduğunda “Hah, işte bu” derdik. Ayrıca danışırdı tabii, birlikte karar verdiğimiz oyuncular da oldu. Cast konusunda hislerinin doğru çalıştığını düşünüyorum. Yani marifet tamamen ona ait diyebilirim.

“Siyaset geçen diziler artık yapılamaz”

Şu anda var olan dizileri izliyor musunuz?

Bütün işlere bir kere bakıyorum. Nasıl bir şey olduğuna, sektör olarak nereye geldiğimize bakıyorum. Çünkü bu da benim işim. Gördüğüm şeyler çoğu zaman beni mutlu etmiyor. Bazıları “Ne güzel işte, bak burada bir şey yakalanmış” dedirtiyor. Sürekli seyretme imkânım yok ama mutlaka bir şekilde bakıyorum. Sektörden kopuk değilim.

Geriye dönüp baktığınızda “Şu an bu dizi çekilmezdi” dediğiniz oluyor mu? Özellikle içinden siyaset geçen diziler için.

Evet bazı diziler çekilemez. Çünkü yeterince özgür olamayız. Özgür olamadığımız, kendi düşüncemizi ifade edemediğimiz zaman da o işin bir anlamı kalmaz. Bu nedenle yapamayız diye düşünüyorum. “Bu Kalp Seni Unutur Mu” dizisi yıllara yayılan bir hikayeyle 12 Eylül’ün Türkiye üzerindeki etkilerini anlatacaktı, 90’ların sonlarına kadar gelen geniş bir alanda ilerleyecekti. Amacımız buydu ama Diyarbakır Cezaevi sahnelerinden sonra bu olmadı. Davalar açıldı, dizinin saati gece yarısına çekildi, izlenme oranları düşürüldü, devam edemedik. Demek ki yapılamayacakmış.

“Türkiye’nin tarihinde anlatılacak çok hikâye var”

Bugünün Türkiye’sinde henüz anlatılmamış ama anlatılması gerektiğini düşündüğünüz hikâyeler var mı?

Sosyal ve siyasi ortam olarak 90’lı yıllar çok güzel anlatılabilir. Olaylarla dolu siyasi atmosferi, özel radyoların çıkışı, ışık açma-kapama eylemlerine kadar değişik bir dönemdi. Fatsa hikâyesini anlatan bir dijital iş olabilir. Çok hikaye var. Türkiye’nin toplumsal ve siyasi tarihinde bize malzeme olacak o kadar çok hikâye var ki… Çoğunlukla 12 Eylül dönemi üzerine çok çalışıldı. Aslında başka dönemler de incelense kim bilir neler çıkar.

“Yapaylık hissi mutlaka geçiyor”

Yapay zekâ sizi ne kadar etkiledi? Artık herkes yazar, senarist olabilir mi?

Biz onu denedik. Yapay zekâdan bir senaryo yazmasını istedik. Ama hikaye anlatımında zekayla birlikte duyguya da ihtiyaç olduğundan başarılı olamadı. Zekanın başında “yapay” var, anlaşılır bir durum, ondan yaratıcı hikayeler beklemek doğru olmaz. Başka alanlarda mutlaka çok büyük faydaları olacak. Yapay zeka sayesinde özellikle tıp dünyasında, teknolojide birçok açıdan çok önemli gelişmeler mümkün artık. Ama yaratıcı işlerde zor… Sosyal medya platformlarında yapay zekâyla üretilmiş kısa filmler, küçük klipler görüyorum. Her şey inanılmaz mükemmel ama mesela tanıdığınız bir oyuncu kullanılmış, belli açılardan yüzü ona benziyor ama başını hareket ettirdiğinde o değil, başka biri, tanıyamıyorsunuz. Yapaylık hissi mutlaka geçiyor. Daha önce gerçeklik duygusundan söz etmiştik ya, burada o hiç yok.

“İkinci Bahar dizisinin bende özel bir yeri var”

Projeleriniz arasında sizin için en özel olan hangisi? Hangi karakter hâlâ ailenizden biri gibi? Benim çocukların hepsi durumu gibi olur ya…

Ayırmak çok zor. Süper Baba yaratılırken ve proje oluşturulurken içinde değildim. Ama İkinci Bahar’da başından beri içindeydim. O nedenle bende çok özel bir yeri var. Bir işin nereden başlayacağını, nasıl ilerleyeceğini, nasıl araştırılacağını orada görmüş oldum. Sonra tabii Hatırla Sevgili. O benim için bir anlamda terapi gibi bir işti. Bu Kalp Seni Unutur Mu da çok özel. Yarım kalmasına rağmen… Asıl gerçekçi proje oydu. Ayırmak zor, hepsi çocuklarım denir ya işte öyle.

Bugün yeniden yazmaya başlasaydınız neyi farklı yazardınız?

“Hatırla Sevgili”nin zaman atladığı bir nokta var, son sezonda. Orayı biraz daha uzatmak iyi olabilirmiş. Baktığım zaman biraz fazla sıçramışız hissi geliyor bana. Belki orayı daha detaylı anlatmak… Ama o zaman iki senenin üstünde bir süreç olurdu. İki seneye sığdırmaya çalışıyorduk. Belki de sınırlamamak gerekirdi; öte yandan üçüncü seneye ihtiyaç var mıydı, emin değilim.

dc30e786-c4b9-4e02-88bc-6300c15ca339

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi