Özlem Özdemir
Bir Haykırış: Mor Cepken ve Canan Dağdeviren
New York Borsası'nın işlem salonu, yüz elli yıldır erkeklerin ve paranın konuştuğu bir yer. Geçen hafta orada bu kez kadınların sesi duyuldu. Yıllardır sorulmaktan bıkılmayan o ilkel ve can sıkıcı soru bir defile ile haykırıldı: "What Were You Wearing?/ Ne Giyiyordun?"
Dünyadaki bütün kadınların çok iyi bildiği, hayatında en az bir kez duyduğu o hadsiz soru, bu kez bir defilenin ana temasıydı. Bu, cinsel saldırıya uğrayan kadına önce kıyafetini soran zihniyetin karşısına dikilmek için seçilmiş bir başlık. Bu soruyu bir sahne adına çeviren kadın ise, Amanda Nguyen. Vietnam savaşından sonra Amerika'ya sığınan bir mültecinin kızı. Harvard'da öğrenciyken, 2013'te cinsel saldırıya uğradı. Hastanede altı saat geçirdi. Sonra öğrendi ki vücudundan toplanan adli delil (tecavüz kiti) hiç incelenmeden rutin olarak imha edilmişti. Polis ikna edici bir gerekçe vermedi. Kriz merkezine gittiğinde bekleme odasının kadınlarla dolu, oturacak sandalyenin bile yetersiz olduğunu gördü. Bütün bunların ardından, Amanda’nın hayatı o gün ikiye ayrıldı: Amanda çocukluğundan beri astronot olmak istiyordu, o hayali rafa kaldırdı ve hukuk mücadelesine girişti. 2014'te Rise'ı kurdu. Rise (İngilizce ayağa kalk demek) sıradan insanlara kendi yasalarını nasıl çıkaracaklarını öğretmek üzere kurulmuş. Rise'ın kadrosu da rastgele toplanmış değil; son on yılın dört büyük hareketi olan #MeToo, #StopAsianHate, Women's March ve March for Our Lives içinden gelen isimlerden oluşuyor. #MeToo'yu cinsel şiddete uğramış genç siyah kadınlara "yalnız değilsin" demek için 2006'da aktivist Tarana Burke başlatmıştı, etiket 2017'de Harvey Weinstein soruşturmasının ardından patladı ve kırk sekiz saat içinde seksen iki ülkeye yayıldı. Women's March, Trump'ın yemin töreninin ertesi günü, 21 Ocak 2017'de altı yüzü aşkın Amerikan şehrinde milyonları sokağa çıkardı. #StopAsianHate dalgasını büyüten seslerden biri ise Nguyen'in kendisi oldu: pandemide Asya kökenlilere yönelik saldırılar artarken, Şubat 2021'de yaptığı çağrı ile ülkeyi dolaştı. March for Our Lives'ı, Florida'da on yedi kişinin öldürüldüğü okul saldırısından sağ kurtulan lise öğrencileri kurdu. Rise, bugüne kadar 65'ten fazla yasanın çıkmasına katkı verdiğini açıkladı. Rise'ın kuruluş metnindeki cümle şöyle: Kanunun bir cinsiyeti var ve o cinsiyet kadın değil.
BORSADA KADIN SESİ
Amanda Nguyen, cinsel saldırı mağdurlarının haklarını güvenceye alan yasanın ABD Kongresi'nden geçmesinde belirleyici isimlerden oldu; Birleşmiş Milletler'de, mağdurların adalete erişimi kararının arkasında yine o vardı. 2019'da Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. Sonra rafa kaldırdığı hayaline geri döndü. 14 Nisan 2025'te, 1963'te Valentina Tereşkova'dan bu yana ilk kez uzaya çıkan kadınlardan biri oldu, mürettebatın tümü kadınlardan oluşuyordu.
Defilenin adını da kendi hayatından buldu. Amanda “Ne giyiyordun?” sorusunu iki kez duymuştu: İlki, tecavüze uğradığını söylediğinde ona karşı bir silah olarak; ikincisinde, yıllar sonra New York Moda Haftası'nda kıyafeti beğenildiğinde bir iltifat olarak. Aynı kelimeleri ikinci kez duyduğunda iyileştiğini hissettiğini söylüyor. Defileyi de bu yüzden yapmaya karar vermiş. Bu defile beş yıldır yapılıyor. Mağdurlar, tanınmış isimlerle birlikte yürüyor; kıyafetleri tasarımcılar bağışlıyor; her kıyafet kişinin kendi tarzına, rahatına ve iradesine göre seçiliyor. İlki 2021'de, New York Modern Sanat Müzesi MoMA'da yapıldı. O podyumda tanıdık yüzler de vardı ve her biri kendi hikâyesiyle oraya çıktı. Paris Hilton, on yedi yaşında gönderildiği Utah'taki bir yatılı kurumda gördüğü şiddeti yıllar sonra anlattı; çocuk kurumlarını denetime bağlayan yasanın çıkması için yıllarca uğraştı. Oyuncu ve eski Amerikan futbolu oyuncusu Terry Crews ise 2016'da Hollywood'da bir davette bir menajerin kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu açıkladı, 2018'de Senato Adalet Komisyonu'nda Amanda Nguyen'in yanında ifade verdi.
2022'de defile yine MoMA'daydı; o yıl Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde "Ne Giyiyordun?" sergisi açıldı:, dünyadaki bir milyar üç yüz milyon cinsel şiddet mağdurunu temsilen 103 kıyafet sergilendi. Nguyen, o sergiyi neden BM'ye taşıdığını şöyle açıkladı: “Dünya liderleri binanın kapısını mağdurlara kapatacaksa, en azından koridorda o kıyafetlere çarpsınlar, bu konuyu yaptıkları politikaların dışında bırakamayacaklarını hatırlasınlar.”
Bu yıl altıncısı düzenlenen defilede sahne New York Borsası'nın işlem salonuydu. Sermayenin tam ortasına kurulmuş, tümüyle erkeklere ait bir alan; artık kimsenin bu gerçeği geçiştiremeyeceği bir podyumdu. Ve o podyumda bizden biri, başarılarıyla bizi gururlandıran bir bilim kadını da yürüdü: Canan Dağdeviren.

İZMİT'TEN DÜNYAYA AÇILAN BİR BİLİM KADINI
Canan, 1985'te İstanbul'da doğdu, ailesi aslen Sivaslı. Babasının işi nedeniyle Kocaeli'ye taşındılar; ilkokuldan üniversiteye kadar Körfez'de eğitim aldı. Ardından Hacettepe Üniversitesi’nde Fizik Mühendisliği okudu, Sabancı Üniversitesi’nde malzeme bilimi yüksek lisansı ve Fulbright bursuyla Illinois'te doktora yaptı. Bugün MIT'de doçent; Media Lab'de Conformable Decoders adını verdiği kendi araştırma grubunu yönetiyor. Forbes dergisinin "30 Yaş Altı 30"unda ve BBC'nin "100 Kadın"ında adı yer aldı.
Adını dünyaya duyuran projesi, doktora yıllarında ortaya çıktı. Henüz yirmi sekiz yaşındayken; kalbin, akciğer ve diyaframın kasılıp gevşemesiyle elektrik üretmesini sağlayan esnek bir yama geliştirdi. Fikir basitti ama çok işe yarardı; kalp pili, pilden değil kalbin kendi hareketinden beslenecekti. Çalışma Ocak 2014'te Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'nin dergisi PNAS'ta yayımlandı. Yapılan deneyler sonucu buluşu bir kalp pilini çalıştıracak güce ulaştı. Biz bu buluşu Türkiye'de "giyilebilir kalp pili" diye tanıdık.
Dağdeviren'in en bilinen buluşlarından bir diğeri de, sütyenin içine yerleşen esnek bir ultrason yaması. Kullanımı hiçbir uzmanlık gerektirmiyordu; birkaç saniyede tüm memenin ultrasonunu alıyor, üç milimetrelik bir kisti sekiz santim derinlikte görebiliyordu. Bu cihazın ilk kaba çizimleri ise bir laboratuvarda değil, bir hasta yatağının başında yapıldı. Dağdeviren'in teyzesi Fatma Çalışkanoğlu’na, 49 yaşında ileri evre meme kanseri teşhisi kondu ve altı ay sonra hayatını kaybetti. Yeğeni Canan ise, o altı ayda teyzesinin başucunda buluşun ilk kaba çizimlerini yaptı. Taslağı bir cihaza çevirmesi altı yılını aldı. Bitirdiğinde buluşunu bütün kadınlara ithaf etti.

KADININ SESSİZ SÖZÜ: MOR CEPKEN
Dağdeviren'in defilede giydiği tasarım İkbal Gülin Şenyuva Aktuğ'a ait; adı "The Purple Guard/ Mor Cepken" ve içinde yaklaşık üç yüzyıla yayılan kumaş parçaları, Hatay’dan ham ipek, Denizli’den el dokuması pembe ipek peştemal, gümüş klaptan işlemeli 19. yüzyıl başlarına ait Hereke ipeği, antika altın ve gümüş iplikler, geleneksel iğne ve firkete oyaları ve antika madalyonlar var. Dağdeviren kıyafeti hakkında şu yorumu yaptı: "Mor Cepken, gerektiğinde kadının sessiz sözüne dönüşür." Canan Hanım, kıyafetinin öyküsünü sosyal medya hesabında bir gelenek olarak anlatıyor ve şöyle diyor: “Yörük ve Türkmen geleneğinde anneler, kızlarının çeyiz sandığına hiç ihtiyaç duymamaları dileğiyle, mor bir cepken koyardı. Bir kadın evliliğinde şiddete veya ağır bir haksızlığa uğrarsa, mor cepkenini giyerek köy meydanına çıkardı. Tek kelime etmeden derdini görünür kılar, toplum da onun korunmaya ihtiyacı olduğunu anlardı.”
Kadınlarla ilgili araştırma yapan bir yazar olarak, anne tarafım da Yörük üstelik, ilk kez duyduğum bu gelenek beni hem şaşırttı hem meraklandım. Hemen araştırmaya başladım. Yazılı olarak bir kaynak olmadığı anlaşılıyor. Süleyman Demirel Üniversitesi Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin Müdürü Prof. Dr. Mustafa Genç, bu yaz tam da bu konuda bir açıklama yapmış. Bin sekiz yüzün üzerinde Yörük-Türkmen köyünde saha araştırması yapmış; yaşlı kadınlara, dedelere, ninelere sormuş. Böyle bir gelenekten haberdar olan çıkmamış. Osmanlı ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde çalışan meslektaşlarına sormuş; kayıtlarda böyle bir belge yok. Genç, ayrıca mor rengin, tarih boyunca elde edilmesi en zor ve en pahalı renklerden biri olduğu için bu geleneğin varlığına itiraz ediyor. Mor, Roma'da asaletin rengi sayılırmış ve ancak deniz salyangozundan elde edilirmiş. Anadolu'da kök boyayla elde edilen mor ise o kadar canlı değilmiş. Konar-göçer bir toplulukta her genç kızın sandığına konabilecek kadar sıradan bir renk değil tezini savunuyor.
Peki, bu anlatı nereden geliyor? Genç'in işaret ettiği kaynak, Osman Şahin'in 2016'da Can Yayınları'ndan çıkan Mor Cepken adlı kitabı. Anlatı bugün dolaştığı biçimiyle ilk kez orada karşımıza çıkıyor. Osman Şahin ise 1940'ta Mersin'in Arslanköy'ünde, Toros Yörüklerinin içinde doğmuş bir yazar ve duyduğu bir anlatıyı kayda geçirmiş olması pekâlâ mümkün. Kayıt yokluğu, varlığın yokluğu demek de değildir; halk kültürünün büyük bölümü zaten yazıya hiç girmemiştir. Ayrıca, esinlenildiği amaç düşünülünce, gerçek olmasının önemi de pek kalmıyor.
ASIL MOR CEPKENLİLER
İşin ilginci, mor cepkenin belgelenmiş bir tarihi var ama kadınlarda değil, erkeklerde. Batı Anadolu'nun zeybekleri, efeleri mor cepkenleriyle bilinirdi. İzmir'in işgalinden sonra dağa çıkan, Yunan ilerleyişini ilk durduranlar arasında Yörük Ali Efe ve Kıllıoğlu Hüseyin Efe vardı; edebiyatımızda bu kuşak doğrudan "Mor Cepkenliler" diye anılır. Yani o mor kumaş, Milli Mücadele'nin ilk yılında gerçekten bir direniş işaretiydi. Tarihi erkekler yazdı diye mi böyle yoksa mor cepkenlerin sesi de kendi de yok sayıldı/unutuldu diye mi böyle, ben de bilmiyorum.
Ama düşünün; aynı rengi, bir asır sonra, bir Türk kadını New York Borsası'nda taşıyor. Bu, gururlanacağımız bir olay. Bizi bilimsel başarıyla her daim gururlandıran Canan Dağdeviren, bir başka ülkede de yaşasa; Türk kimliğiyle gurur duyan, her fırsatta ülke sevgisini dile getiren, geleneklerini çalışma odasında dahi yaşatan bir kadın. Şimdi de kadına yönelik cinsel istismara dikkat çekmek için düzenlenen uluslararası çok önemli bir defilede Anadolu’nun geleneksel kumaş ve çizgisiyle harmanlanmış bir kıyafet ile ülkesini temsil etti. Yetmedi, mağdur kadınların sesi oldu. Daha ne isteriz ki? Dilerim “ne giyiyordun?” sorusu zihinlerden tümüyle silinsin, hiçbir kadın sessiz çığlıklar atarak yitip gitmesin, artık yetmedi mi? Teşekkürler Canan Dağdeviren, yaşasın başarılarıyla ve varlıklarıyla başımızı dik tutmamızı sağlayan Türk kadınları, iyi ki varsınız!