Demokrasi ve iktisadi kalkınma arasındaki ilişkinin yönü ve boyutu

Geçen haftaki yazımda yargıçların baş aktör olduğu bir rejimde “yargıçlar, sadece azınlık bir iktidar elitinin çıkarlarını korumaktadır” diye bitirmiştim.

Jüristokratik rejimlerde bu kazanımların tamamına yakını kaybolur, yatırım ve üretim yapılmaz, işsizlik artar ve nihayetinde toplumun büyük bir kesimi yoksullaşır” diye de ilave ettim.

Bu sonuca varmama neden olan gelişmeleri de yazının içinde ayrıntılı biçimde açıkladım.

Değerli okur izninizle konuya devam edelim.

Değerli İbrahim Kahveci HALK TV’deki programında hatırlattı. (18/9/2026)

Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan ““Silivri’de iktidarın rakibi biz olsaydık, Silivri’de yatan biz olacaktık” demişti.

Ama kendisi dahil diğer muhalefet liderleri bir zahmet Silivri’ye gidip duruşmalarda yaşanan usulsüzlüklere yerinde tanık olmuyorlar.

Sadece yargı mı?

Anayasaya göre “herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”

Bu herkese özel okul öğretmenleri, maaşını alamayan maden işçileri, er gaziler, üniversite öğrencileri ve burada isimlerini sayamayacağım çok sayıda kişi ve topluluk dahil değil sanırım.

Hakkını aramak için sokakta gösteri yapmak isteyenlerin karşısına polisleri dikiyorlar.

Biber gazları ve polis copları havalarda uçuşuyor.

Haklarını aramak için mücadele edenlere karşı, polis şeflerinin “al, al” sesleri kulaklarımızı dolduruyor.

Göz altına alıyorlar, yargı da akabinde tutukluyor.

Böyle bir rejime demokrasi demek mümkün olmuyor maalesef.

Nasıl mı?

Gelin bir bakalım.

DEMOKRASİ ENDEKSİ

Şekilde Türkiye’nin demokrasinin notunun yıllar içerisindeki gelişimini gösteriyorum.

Endeksi, İsveç merkezli Varieties of Democracy (V-Dem) isimli sivil toplum örgütü hazırlamaktadır.

V-Dem, 1789'dan 2025'e kadar 202 ülke ve bölgeyi kapsayan 32 milyonu aşkın veri noktasıyla demokrasiye dair en geniş kapsamlı küresel veri setini oluşturmaktadır.

4.200'den fazla akademisyen ve diğer ülke uzmanının katkı sağladığı V-Dem, demokrasinin 600'den fazla farklı niteliğini ölçmektedir.

Şekilde görüldüğü üzere Türkiye 1960 askeri darbesinden sonra sürekli bir demokratikleşme sürecindedir.

Bu süreç 12 Eylül faşist askeri darbesiyle kesintiye uğramıştır.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonraki dönemde Türkiye’nin demokrasi notu sürekli geriye gitmektedir.

2024 yılı itibariyle not, 12 Eylül askeri darbesi seviyelerine doğru gerilemiştir.

Oysa iktidara geldiklerindeki yaptıkları ilk anayasa değişikliğiyle Avrupa Birliği (AB) üyeliğini hedefliyorlardı.

2007 yılında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini sağladılar ve o zamana kadar tarafsız olan cumhurbaşkanlığı makamını siyasallaştırdılar.

Yetmez ama evet”çilerin de desteğiyle 2010 yılında FETÖ’yle iş birliği içinde yargıyı siyasallaştırdılar.

Ve böylece Türkiye’de demokrasinin sonu başladı.

2026 Demokrasi Raporuna göre Türkiye 179 ülke arasında 140’ıncı sıradadır.

V-Dem’e göre Türkiye, çok partili seçimlerin yapıldığı ancak muhalefet için eşit bir yarış alanının, ifade özgürlüğünün ve kurumlar arası denetleme mekanizmalarının yetersiz olduğu seçimli otokrasi kategorisinde yer almaktadır.

V-Dem raporlarında Türkiye, son on yıllık süreçte küresel ölçekte en çok demokratik gerileme (otokratikleşme) yaşayan ülkeler arasında gösterilmektedir.

Devam edelim.

BÜYÜME VE KALKINMA İKİLEMİ

Başkent Üniversitesi’nden meslektaşım Prof. Dr. Menderes Çınar 2023 yılında çok değerli bir kitap derledi: “Demokrasi:Kavram, Kurum, Süreç.

Kitapta Fikret Adaman ve Duygu Avcı’nın kaleme aldığı değerli bir bölüm bulunmaktadır: “Kalkınma ve Demokrasi İlişkisi Üzerine.”

Yazının bundan sonraki kısmında bu makaleden istifade edeceğim.

Ana-akım iktisat disiplini içerisinde kalkınma çalışmaları günümüzde makro-kalkınma ve mikro-kalkınma şeklinde ikiye bölünmüş durumdadır ve temelde “azgelişmiş”lerin “gelişmişleri” yakalaması sorunsalıyla ilgilenmektedir.

Bu tanım, makro düzeyde; başta yatırım/üretim olmak üzere, dış ticaret, finans ve diğer makro iktisat politikalarının tasarlanması ve uygulanması süreçlerine karşılık gelmektedir.

Mikro düzeyde ise; eğitim, sağlık, yoksulluğun azaltılması gibi sosyal politikaları— tekil projeler bağlamında—ifade etmektedir.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluş yıllarında benzeri bir tartışma yapılmıştır.

Çoğu kişi DPT’yi iktisadi kalkınmadan sorumlu olarak hatırlamaktadır.

Hayır.

DPT’nin bir ayağı iktisadi kalkınma ise diğer ayağı sosyal kalkınmadır.

Kalkınma ve büyüme farklı kavramlardır.

Her insan yaşadığı sürece her saat, gün, hafta, ay ve yıl büyümektedir.

Yaşça büyümede sorun yoktur.

Sorun, ne kadar sağlıklı büyüdüğünüzdür.

Ülkelerin de sayısal olarak ne kadar büyüdüğü gerekli olmakla beraber yeterli değildir.

Büyümenin, kalkınmaya dönüşmesi gerekmektedir.

Gelir adil dağılmalı ki yoksulluk olmasın. Yoksulluk olmasın ki insanlar eğitimde ve sağlıkta fırsat eşitliğine sahip olsun.

Nasıl mı?

Devam edelim.

DEMOKRASİ KALKINMA İLİŞKİSİ

Ekonomi bilimine getirdiği insani ve etik yaklaşımlar nedeniyle "ekonomi biliminin vicdanı" olarak da anılan Amartya Sen, 1998 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür.

Büyüme odaklı kalkınma anlayışına iktisat disiplini içerisinden en güçlü ve kapsamlı eleştiriyi Amartya Sen 1980’lerde getirmiştir.

Sen’in geliştirdiği “yapabilirlik yaklaşımı”, kalkınmanın nasıl tanımlanması gerektiği sorusundan başlayarak, kalkınmanın önündeki engeller hakkında düşünmek için kendi içinde tutarlı bir çerçeve sunmaktadır.

Bu yaklaşım, kalkınmayı “insanların yararlandığı gerçek özgürlükleri genişletme süreci” olarak görmektedir.

Yani özgürlüğü ortadan kaldıran zorbalık, yoksulluk, yetersiz iktisadi fırsatlar, baskıcı devletlerin hoşgörüsüzlükleri ya da aşırılıkları kalkınmaya engel olmaktadır.

Sen’in yapabilirlik kavramı yeterli gıdaya, sağlık hizmetlerine ve eğitime erişim, toplumsal kararlara katılma, istihdam edilmenin insana sağladığı haysiyet ve özsaygı, ekonomik belirsizlik ve siyasi zorbalıktan azade ve güvende yaşama hissi gibi insan yaşamının farklı boyutlarını kapsamaktadır.

Bu yaklaşımın merkezinde insanın hem iyi olma halinin, yani refahının hem de kendini gerçekleştirmesinin öncelenmesi fikri vardır.

Gerçek bir demokrasi insanların kendi yaşamları üzerinde ve bunu mümkün kılmak üzere, yaşamlarını şekillendiren toplumsal koşullar üzerinde söz sahibi olabilmelerini gerektirmektedir.

Üretim ilişkilerinin nasıl örgütlendiği, yani nasıl bir ekonomik sistem içinde yaşadığımız, bu koşulların temel bir belirleyicisidir.

Bu haklara ne kadar sahipseniz, ülkenizin demokratikleşme koşulları size o kadar kalkınma fırsatı sunmaktadır.

Ne demişti Leonard Cohen yıllar önce: “Herkes biliyor, geminin su aldığını. Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini. Ve herkes biliyor, zarların hileli olduğunu.

İyi pazarlar.

Türkiye’nin demokrasi notu (1960-2024)

turkiyenin-demokrasi-notu-1960-2024

Önceki ve Sonraki Yazılar
Uğur Emek Arşivi

Yol yabdılar!

05/07/2026 07:00

İfade özgürlüğü

28/06/2026 07:00