Jüristokrasi ya da yargıçlar yönetimi

Jüristokrasi, milli görüş geleneğinin sıkça kullandığı bir terim idi.

Yargının siyaseti, özellikle de milli görüş geleneği siyasetini yönettiğinden şikayetçi oluyorlardı.

Haksız da sayılmazlar.

Yargı kararlarıyla partileri kapatıldı.

En son AKP kapatılmayla yüz yüze kaldı.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 2008’de "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği" iddiasıyla AKP’nin kapatılma davası sürecini başlatmış ve Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu.

Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan oylamada, kapatma kararı için gerekli olan nitelikli çoğunluk (7 üyenin oyu) sağlanamadığı için kapatma talebi reddedilmişti.

O zamanlar, FETÖ Ergenekon operasyonlarıyla silahlı kuvvetlerde tasfiye tutuklamaları yapıyordu.

Derken, 2010 yılı referandumuna gidildi.

YARGIDA SONUN BAŞLANGICINA DESTEK VERİLDİ

12 Eylül darbecilerinden hesap sorulacak zokasıyla bir anayasa değişikliğine gidildi.

Sol liberaller “yetmez ama evet” mottosuyla yargıda sonun başlamasını sağlayacak bu değişikliğe destek verdi.

Değişiklikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin yapısı yeniden düzenlendi.

Peş peşe yapılan yargı reformlarıyla FETÖ’cüler yargıyı ele geçirdi.

15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra AKP, yargıda FETÖ’cüleri tasfiye ederken yerlerine AKP’lileri atamaya başladı.

İşte bundan sonra, AKP kendisine yapılmasını istemediği şeyleri muhalefete yapmaya başladı.

İBB merkezli operasyonlarla belediye başkanları ve çalışanları tutuklanmaya başladı.

Muhalif belediyeleri, AKP’ye geçirmek için operasyonlar yapıldı/yapılıyor.

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in deyimiyle muhalif belediye başkanlarına “ya AKP’ye katıl ya da içeri tıkıl” tehditleri savruldu.

Görünen o ki bu tehditlerden korkanlar AKP’ye katıldı.

Katılmayanlar cezaevine tıkıldı.

İçeri tıkılan belediye başkanları, görevden de alındı.

Belediye meclisinde AKP’nin çoğunlukta olduğu Gaziosmanpaşa belediye başkan vekilliği AKP’ye geçti.

YARGI DOĞRUDAN DEVREYE GİRDİ

Şimdi ise yeni bir dönemdeyiz.

Belediye meclisinde yapılan seçimlerde muhalefetin kazandığı belediye başkan vekilliğini AKP’ye kazandırmak için yargı doğrudan devreye girdi.

Adana Yüreğir’de muhalefetin kazandığı seçimi tanımayan yargı, belediyeyi AKP’ye verdi.

Üsküdar bir başka alem.

Dört belediye meclis üyesi AKP’ye transfer edildi.

3 meclis üyesi de gözaltına alındı.

İktidar bu koşullarda Üsküdar başkan vekilliği seçimine gitti.

Şimdilik seçimi yapamadılar.

Muhtemelen, gözaltındaki meclis üyelerini tutuklayarak belediyeyi yine AKP’ye kazandıracaklar.

Çünkü hedefleri seçimle kazanamadığı belediyeleri, yargı eliyle AKP’ye vermek.

CHP, KİFAYETSİZ MUHTERİSE TESLİM EDİLDİ

Seçim yargısını tanımayan istinaf mahkemesi, saygın hukukçuların değerlendirmelerine göre hukuksuz biçimde mutlak butlan kararı aldı ve CHP’yi bir kifayetsiz muhterise teslim etti.

Bu muhteris de kendisine verilen rolü oynuyor.

Yerel mahkemeler muhalifler lehine verilen Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını tanımıyor.

Geçmişte jüristokrasi diye eleştirilen yargı, artık AKP için çalışıyor.

Değerli okur gelin bu olan bitene bir çerçeve çizelim ve neden jüristokrasi terimini kullandığımı ve bu olgunun sosyal refahı neden zarar verdiğinin altını çizelim.

Nasıl mı?

Gelin bir bakalım.

JÜRİSTOKRASİ

Jüristokrasi, seçilmemiş yüksek yargı mensuplarının veya mahkemelerin, demokratik yollarla seçilmiş yasama ve yürütme organlarının üzerinde bir iktidar ve vesayet kurması anlamına gelmektedir.

Halkın oyuyla göreve gelen temsilcilerin iradesinin, yargıçların yorum ve içtihatlarıyla sınırlandırılması veya geçersiz kılınması durumudur ve demokrasiye aykırıdır.

Bu terim, siyaset bilimi ve hukuk literatüründe ilk defa Ran Hirschl'ün 2004 yılında yayımlanan Towards Juristocracy adlı eseriyle geniş çapta gündeme gelmiştir.

Hirschl bu durumu “seçilmiş organların yapması gereken kanun koyma ve politika belirleme süreçlerine yargı organlarının müdahale etmesi, bir tür yetki veya fonksiyon gaspı” olarak açıklamaktadır.

Oysa hukukun üstünlüğünün bulunduğu bir ülkede devletin vatandaşlarının mülkiyet haklarını hem kendisinden hem de diğerlerinden koruyarak toplumda huzur ve düzeni tesis etmesi gerekmektedir.

Peki Türkiye’nin durumu verdiğim tekil örneklerle açıklanabilir mi?

Devam edelim.

TÜRKİYE

Türkiye, uluslararası bağımsız kuruşların yayımladığı endekslere göre yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü alanında küresel sıralamanın alt basamaklarında yer almaktadır.

Örneğin, World Justice Project (WJP) Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada bulunmaktadır.

2015 yılında 80’inci sırada olan Türkiye, son 10 yılda istikrarlı bir gerileme ile 38 basamak kaybetmiştir.

Uluslararası raporlarda ve Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raporu gibi resmi belgelerde, kuvvetler ayrılığının aşındığı ve yargının yürütme organından bağımsız hareket etmekte ciddi sorunlar yaşadığı sıkça vurgulanmaktadır.

Daha yeni, adli yılın açılışında yaptığı konuşmasında Barolar Birliği Başkanı Avukat Erinç Sağkan, “Maalesef ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır” dedi ve ekledi:

“Özellikle Türk Ceza Kanunu'nda "Kamu Barışına Karşı Suçlar" başlığında düzenlenen suç tiplerine dair yargısal süreçlerdeki bazı uygulamalar, ifade hürriyetinin üzerinde büyük bir baskıya dönüşerek, izin verilen düşünce ve izin verilmeyen düşünce ayrımına işaret etmektedir.”

Hirschl, “Jüristokrasik rejimlerde yargıçlar yönetimi iktidar elitlerinin konumlarını sürdürmek için çalışmaktadır” diyor.

Peki iktidar elitlerinin refahı korunurken, toplumsal refah nasıl etkileniyor?

Gelin bir bakalım.

TOPLUMSAL REFAH ETKİSİ

Yargı bağımsızlığı ve ekonomik kalkınma arasında doğrudan ve güçlü bir pozitif ilişki bulunmaktadır.

Bağımsız ve tarafsız bir hukuk sistemi, bir ülkenin ekonomik büyümesini, yatırımları ve toplumsal refahı hızlandıran en temel kurumsal altyapıyı oluşturur.

Yargı bağımsızlığı yatırımcıların ve vatandaşların varlıklarının (toprak, fabrika, fikri mülkiyet vb.) devlet veya üçüncü kişiler tarafından haksız yere elinden alınmayacağının garantisidir.

Mülkiyet hakkının korunduğu ülkelerde bireyler birikim yapmaya ve bu birikimleri üretime dönüştürmeye daha istekli olmaktadır.

Yabancı sermaye, yatırım yapacağı ülkeyi seçerken siyasi baskılardan uzak, adil karar verebilen bir yargı sistemi aramaktadır.

Bağımsız yargı, risk primini düşürür.

Yatırımcılar, bir uyuşmazlık durumunda mahkemelerin siyasi veya kişisel çıkarlarla değil, yasalara göre karar vereceğini bilmek isterler.

Ekonomik faaliyetler sözleşmelere dayanır.

Bir sözleşme ihlal edildiğinde, mahkemelerin hızlı ve adil bir şekilde karar bağlaması ticaretin devamlılığını sağlar.

Bankalar ve finans kuruluşları, alacaklarını hukuki yoldan tahsil edebileceklerinden emin olduklarında daha düşük faizlerle ve daha kolay kredi imkânı sunarlar.

Yargını bağımsız olduğu yerlerde, yolsuzluk ve rüşvet olayları cezasız kalmaz. Bu durum, piyasada haksız rekabeti önler.

Son olarak, devlet ihaleleri ve teşvikler, "arkası güçlü olanlara" değil hak edene, en verimli ve inovatif şirketlere gider.

Jüristokratik rejimlerde bu kazanımların tamamına yakını kaybolur, yatırım ve üretim yapılmaz, işsizlik artar ve nihayetinde toplumun büyük bir kesimi yoksullaşır.

Bu tür rejimlerde yargıçlar, sadece azınlık bir iktidar elitinin çıkarlarını korumaktadır.

İyi pazarlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Uğur Emek Arşivi

Yol yabdılar!

05/07/2026 07:00

İfade özgürlüğü

28/06/2026 07:00