Tokyo’nun tabut odalı otelleri

Otelleri severim... Büyüğü, küçüğü, adının önündeki yıldızlar

pek ilgilendirmez beni. Temiz olması, yıkanacak suyunun bulunması yeterlidir. Otellerde bir de akşamüstlerini severim. Sırtımdaki ağır çantayla, akşama kadar dolaşıp durduktan sonra, güneş batmaya niyetlenince kendimi odaya zor atarım. Bir acele yıkanıp, temiz giysileri giyer, otelin en manzaralı köşesinde, görüyorsa mutlaka günbatımına doğru bir masaya otururum.

Varsa lezzetli bir kırmızı şarap ısmarlarım. Şarapta üzüm cinsinin Cabernet Sauvignon, Shiraz veya Merlot olmasına dikkat ederim...

Bu üzümlerden yapılan şarapların tadına doyum olmadığını bilirim. Yerli yapımlara pek rağbet etmem. Şarap yoksa iyi bir viski isterim. Hele Spey Irmağı'nın suyuyla damıtılmış, İskoçya adalarının turbolarıyla islendirilmiş malt bulursam keyiften ölürüm...

Kokusunu salıvermesi için viskiye, sadece bir parmak soğuk su

koyduktan sonra uzaklara dalarım. Bu anlar yaşamımın en güzel anlarıdır.

Sessiz, dingin, yorgunluğun bile haz verdiği sihirli anlar...

Birkaç sıkı yudumdan sonra, o gün ne yaptım ne ettim yazmaya başlarım.

DÜNYANIN EN İYİ 10 OTELİNDEN BİRİ…

Çok gezdiğim için, en iyisinden en kötüsüne kadar birçok otelde kaldım. Örneğin Glasgow’da kaldığım One Devonshire Oteli, dünyanın en iyi on oteli arasında yer alıyordu.

Bir kütüphaneye dönüştürülmüş duvarlarında dizili kitapların en yenisi yüz yıllıktı...

Şeytana uysaydım, bu asırlık kitapların bir ikisini giysilerimin

arasına saklayabilirdim.

Öyle bir müzik düzeneği vardı ki, dinlerken kendimi konser salonunda sanıyordum. New York'ta kaldığım Four Season Oteli'ndeki yarım dubleks odamın banyosunda, masajlı küvette gevşerken, televizyondaki filmi seyredebiliyordum...

Oda öylesine elektronikti ki, ilk gece gerekli düğmeyi bulamadığım için perdeler açık yatmıştım... Yirmi beşinci katta

beni kimsenin dikizlemeyeceğini hesaplamıştım.

Umman'daki eski saray El-Bustan'da süslü fayanslarla bezeli odamdan hiç çıkmak istememiştim. Çünkü dışarısı cehennem, içerisi buz gibiydi.

Las Vegas'taki Caesars Palace otelleri lüksün doruklarında dolaşıyorlardı.

Santorini Adası'nda kaldığım küçük otelde, çok lüks yoktu ama

uçurumdan limanı gören manzarası dayanılmazdı. Bunlar lüks

oteller içinde anımsadıklarım. Unuttuklarımın sayısı sanırım daha fazladır...

TAVANDAKİ KERTENKELELER, KARAFATMALAR…

Bir de kötüler vardı: Somali’nin başkenti Mogadişu'da içinde serçe büyüklüğündeki karafatmaların uçuştuğu, Vietnam'da, tavandaki kertenkeleleri sayarken uykuya daldığım odalar gibi... Veya Moskova'da, uzun olmayan boyuma rağmen bacaklarımı sığdıramadığım için yastıksız yataklarda gecelemek zorunda kalmam gibi... Bunların da örneklerini artırabilirim…

Ama her şeye rağmen otelleri severim. Oteller kaybolduğum

sığınaklardır. Oradaki yalnızlık ve hüzün çok hoşuma gider!

KIYAMET KOPSA UYUYAMAM

Ama bir tek otel var ki, onu ne severim ne de anlatabilirim.

Çünkü o otelin odalarında kalamam... Adına klostrofobi mi, basık yerde kalma korkusu mu, ne derseniz deyin böyle bir illetim olduğu için, Japonya'daki, bir tabuttan farkı olmayan "kapsül" odalarda, kıyamet kopsa uyuyamam.

Onun için, bu kapsül odalarda kalmanın nasıl bir şey olduğunu, meslektaşım, The New York Times gazetesinin gezi yazarı Michael Finkel'ın ağzından anlatacağım:

“O bar bu bar derken sakeyi fazla kaçırmışım. Kaldığım yer, Tokyo'nun merkezine epey uzaktaydı. Yol gözümde uzayınca, Şincuku tren istasyonuna gittim. Amacım, benim gibi evin yolunu bulamayan, eğlencenin dozunu kaçıranların geceledikleri bir kapsül otel bulmaktı. Şincuku, Tokyo'nun en renkli semtlerinden biridir. Her köşede musluklu bira fıçıları ve sizi masaja davet eden geyşalar vardır. Bu geyşalar, bildiğimiz geleneksel geyşalardan farklı hizmetler sunarlar...

Yan sokakların birinde yolu ararken, birden kendimi mavi pijamaIı ve plastik terlikli bir erkek ordusunun ortasında buluverdim...

Tıpkı bir karınca ordusu gibi, camlı kapıdan bir girip bir çıkıyorlardı. Anladığım kadarıyla yatağa girmeden önce ayılmaya çabalıyorlardı.

Bir tanesinin önünü kesip, burasının kapsül otel olup olmadığını sordum.

Olumlu yanıt alınca kapıdan onlarla birlikte içeri girdim.

Bu beş katlı binanın ilk katında oyun ve içki salonu, ikinci katında gece kulübü, üçüncü katında resepsiyon, dördüncü katında banyo ve tuvaletler, beşinci katında ise tüp odalar yer alıyordu.

UZUNLUĞU 180 GENİŞLİĞİ 75 SANTİMETRE

Resepsiyonun arkasındaki kutu kutu dolapta, bağcıkları birbirine bağlanmış ayakkabılar sıralanmıştı.

Görevli soyunmamı söyledi. İç çamaşırıyla kalınca elime mavi bir pijama, bir çift plastik terlik ve hardal rengi bir havlu tutuşturdu. Ayakkabılarımı dolaba koyup, onun karşılığında, ucunda numara bulunan bir anahtar verdi.

Anladığım kadarıyla, ayakkabılar anahtara karşılık depozit olarak tutuluyordu.

Dolabı bulup giysilerimi astım.

Katta yaklaşık 800 kapsül oda vardı. Bu kapsüllerin uzunluğu 180 santim, genişliği ve yüksekliği de 75'er santim kadardı.

Açık banyoda, hapishanelerde olduğu gibi herkesle birlikte duşumu aldım. Tek Batılı ben olduğum halde, kimsenin aldırdığı yoktu.

Kurulandıktan sonra ikinci sıradaki "tabut" odama merdivenle çıktım. Alışık olmadığım için içeri girmekte epey zorlandım. Kapsülün içi boydan boya sert bir minderle kaplanmıştı. İçeride tavana tutturulmuş küçük bir televizyon, hemen onun yanında küçük bir ayna, başucumda okuma lambası, alarmlı bir saat yer alıyordu.

Üç kanallı televizyonun, iki kanalı pornografik yayınlara ayrılmıştı. Oturmak imkânsız olduğu için hemen yatmak gerekiyordu.

Uzun boylu sayılmamama rağmen yatağa sığabilmek için dönüp durdum.

Kapsül odanın kapısını örten ince perdeler, çevredeki sesleri engellemeye yeterli olamıyordu. Onun için yüzlerce kapsülden çeşitli tonlarda gelen horlama, homurdanma sesleri uyumama engel oluyordu.

Tam dalmış, rüya görmeye başlamıştım ki, holün ucundan siren

sesleri duyulmaya başladı. Yerimden fırlayınca kafamı tavana çarptım. Saat daha sabahın beşiydi. Tekrar uyumaya çalıştım. Biraz sonra siren yeniden çaldı. Ve ardından bir daha. Artık uyumama imkân yoktu. Kutu odamdan dışarı süzüldüm. Banyoda yaklaşık yüz çıplak adamla birlikte sabah duşumu aldım. Giyindim. Anahtarı verip ayakkabılarımı kurtardım. Dışarı çıktığımda, arı kovanı gibi kaynayan caddelere bakıp, Tokyo'da günün çoktan başladığını anladım.

Bu kapsül otelde uykusuz bir gece bana 35 dolara patlamıştı...”

İşte sizlere başka türlü bir otelin izlenimleri. Eğer benim gibi takıntılarınız yoksa ve yolunuz Tokyo'ya düşerse bir denemekte yarar var... Ne de olsa her deneyim, yaşamın başka bir yüzünü gösteriyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mehmet Yaşin Arşivi

Hoş geldin palamut!

30/08/2026 07:00

Sofranın bilgeleri

16/08/2026 07:00

Balmumundaki Akdeniz

12/07/2026 07:00