Mehmet Yaşin
Sofranın bilgeleri
Ehlikeyif dediğin, biraz da malumatfuruştur. Yani bilgi küpüdür. Sohbet dolu sofralar, böyle bilge insanları sever. Zaten yemek masalarında meze kadar malumat da önemli değil midir?
Yani bir iki yudum arasında, birkaç dedikodunun da belini kırsanız fena mı olur. Hatta bu sohbetler yemeğin tadına tat katar!
Ehlikeyfin bilgilisi makbuldür.
Onun ağzından bal damlamalıdır ki, sofranın neşesi tam olsun.
Ehlikeyif, yediğinin içtiğinin gelmişini, geçmişini bilir. Araştırır, okur, öğrenir.
Çaba sarf eder.
Akşamcılar, acele etmezler. Vakti kerahat-i sabırla beklerler.
Vakti kerahat denen zaman, güneş ve mızrakla ölçülür. Bilirler ki sabrın sonunda, küçük lezzetlerle donanmış bir masa ve birkaç kadeh içki onları bekliyor olacaktır.
Bilmeyenlere söyleyelim:
Renklerin en romantikleri, bu saatlerde güneşi uğurlamak için gökyüzüne üşüşürler.
Bu zaman, tüm dünyada insanların en mutlu oldukları zamandır.
Biz Vakti kerahat deriz, onlar Happy Hour’da ısrar ederler.
Birkaç yudumdan sonra tüm dertler unutulur, yaşam gökyüzü gibi romantik renklere boyanır…
Yani vakti kerahat’in rengi pasteldir! Cıvıl cıvıl renklerle başı hoş değildir. Yani güneşin battığı yer, toz pembeye ve turkuaza boyanır.
HER MASANIN BİR UKALASI VARDIR
Akşamcılar arada bir öğle kaçamağı da yaparlar. Bunun adı “Öğle Rakısı”dır. Veya yaşamın ara gazıdır.
“Masa Başı’nın” bildikleri, lüzumlu bilgiler olduğu kadar lüzumsuz da olabilir.
Yeri gelmişken unutmayalım: Her masanın bir ukalası vardır.
O, her şeyi bilir!
Örneğin, enginarın modern çağın başlarında saray şölenlerinin en rağbet edilen sebzesi olduğunu bilmesi ve o dönemin enginar yemeklerinden örnekler vermesi, dinleyenlerin dikkat kesilmesine neden olabilir.
Ehlikeyif acele etmez. Yudum yudum anlatır.
Zaten keyif sofraları bilgi bombardımanına müsait değildir.
Biraz ondan, biraz bundan.
Sohbetin tam yarısındayken, cümlelerin ve konunun unutulması olağandır. Çünkü içki şişede durduğu gibi durmaz!
Ehlikeyiflik öyle kolay iş değildir. Gayret ve emek ister. Hem damağının hem de hafızanın kuvvetli olması gerekir.
Önüne konanı bilmeden yemez. Hangi malzemenin ne zaman tüketileceğinin farkındadır. Yazı kışa karıştırmaz.
Damak tadının ne demek olduğunu, pişirme tekniklerini, tat almanın inceliklerini, mutfağın tarihini çok derinlemesine olmasa da bilir.
MEZE GİBİ BİLGİYİ DE PAYLAŞIR
Bilgiyi kendisine saklamaz, paylaşır. Tıpkı ortaya konan mezeyi paylaştığı gibi.
Dinleyenler onun ağzından bal damladığını söylerler. Onunla sofraları paylaşmak bir ayrıcalıktır.
Ehlikeyif sadece yemekleri bilmez, araç gereçler hakkında da bilgisi vardır.
Örneğin çatalın 16. yüzyıla kadar sofralarda yer almadığını, Avrupa’ya Bizanslı prensler tarafından getirildiğini anlatırken, dinleyenlerin şaşkınlığı onu keyiflendirir.
Veya domates, patates ve mısırın Batı mutfağına yine 16. Yüzyılda girdiğini, pizzanın domates sosuyla çok sonraları tanıştığını, ondan önce fakirlerin yediği basit bir hamur olduğunu masal anlatır gibi anlatır.
Sıkmadan, dediğim gibi tane tane, yudum yudum…
Anlattıkları çok lezzetli mezeler gibidir. Herkes payına düşeni alır.
EHLİKEYİF OLMAK ÖYLE SIRADAN BİR İŞ DEĞİLDİR
Ehlikeyif, malumatfuruştur dedik ya, bilmediği şey yok gibidir.
Biranın uzun yıllar kahvaltı sofralarının değişmez içeceği olduğunu, patatesin bir ülkeyi nasıl darmadağın ettiğini, yağın geçirdiği evreleri, buhar devriminin beslenme standartlarını nasıl yükselttiğini, ünlü şefleri, yemeklerin öykülerini, nerede ne yemek gerektiğini...
Hepsini bilir ve paylaşır. Cimri değildir.
Ehlikeyif olmak öyle sıradan bir iş değildir.
Yıllarca bilgi biriktirmek, okumak, gözlemlemek, dinlemek, gayret sarf etmekle, yani emek vermekle Ehlikeyif olunur.
Bir de “Öğle Rakıcıları” vardır ki, onlar da uzun sohbet fasıllarını hak ederler.
Demek ki, bir başka yazıyı da bunlara ayırmak gerekecektir!
Aklınızda bulunsun: Hem öğle hem akşamüstü rakıları, sarhoş olmak için değil de yaşama renk katmak için içilir!