Özlem Özdemir

Özlem Özdemir

Bir Ölüm Fermanının Anatomisi: Sevr

Geçtiğimiz haftalarda Lozan'ı, "Sevr'in yırtıldığı masa" diye anlatmıştım. Bu hafta ise tam 106 yıl önce, 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr'e, bir milletin idam hükmüne, bakalım.

Sevr, Paris'in kıyısında, ünlü porselenleriyle anılan bir kasaba; antlaşma da o kasabanın Seramik Müzesi'nde imzalandı. Bir milleti porselen gibi paramparça etmek için hazırlanmış dört yüz otuz üç madde, porselenlerin arasında kâğıda döküldü. Ama asıl kırılan, seramikler değildi.

ANADOLU’NUN PARÇALANIŞI

Bu fermanı kimin imzaladığı, belki de en acı kısmıdır. Ortada bir Meclis-i Mebusan yoktu; kapatılmıştı. O yüzden metin, milletin iradesiyle değil, Vahdettin'in başkanlığında 22 Temmuz 1920'de toplanan bir Saltanat Şûrası'nın onayıyla yola çıktı. Şûra, tarihe geçen bir teslimiyet mantığıyla karar verdi: "Zayıf bir mevcudiyet, yok oluşa tercih edilir." Yani "parçalanmış da olsak, yaşayalım yeter." O odada bu mantığa yalnızca bir kişi, Topçu Feriki Rıza Paşa itiraz etti. Eski Sadrazam Tevfik Paşa imzayı reddetti; bunun üzerine Damat Ferit'in görevlendirdiği Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis, Sevr'in altına Osmanlı adına imza attılar. Bir devletin, kendi parçalanışına kendi eliyle mühür vurması, tarihte bunun az örneği vardır.

Peki bu ferman ne diyordu? Anadolu'nun haritası, masanın üstünde bir pastaymış gibi bölüştürülüyordu. Doğu Trakya, Ege adaları ve İzmir Yunanistan'a; Güneydoğu, Çukurova ve Suriye hattı Fransa'ya; Musul, Kerkük ve Arap toprakları İngiltere'ye; Batı Anadolu'nun içleriyle Rodos ve On İki Ada İtalya'ya bırakılıyordu. İzmir sözde Türk toprağı sayılacak, ama beş yıl Yunan yönetiminde kalıp ardından bir oylamayla büsbütün elden çıkacaktı; yani yavaş yavaş, göz göre göre kaybedilecekti. Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti, güneydoğusunda özerk, giderek bağımsızlaşacak bir Kürt bölgesi öngörülüyordu. Boğazlar, içinde tek bir Türk üyenin bile bulunmadığı uluslararası bir komisyona devrediliyor; İstanbul başkent kalıyor, ama yalnızca "şartlı" olarak, verilen sözler tutulmazsa o da elden gidebilirdi.

sevresottoman

BİR ÖLÜM BELGESİ

Ve belki hepsinden ağırı; bu millet, kendini savunma hakkından bile mahrum bırakılıyordu. Ordu 50.700 kişiye indirilecek, zorunlu askerlik kaldırılacak, ağır silahlar toplanacaktı. Donanmaya on üç küçük gemiden fazlası yasaktı. Maliye, İtilaf devletlerinin denetimindeki bir komisyona teslim ediliyor; Osmanlı'nın I. Dünya Savaşı'na girerken 9 Eylül 1914'te tek taraflı olarak kaldırdığı kapitülasyonlar, Sevr ile adeta bir rövanş olarak geri getiriliyordu. Üstelik asırlar önce bir "lütuf" olarak başlayıp 1740'ta sürekli hâle gelerek devleti içten içe kemiren bu ekonomik prangalar, sadece eski sahiplerine değil, bütün galip devletlere yayılıyordu. Kısacası Sevr bir barış antlaşması değil, bir ölüm belgesiydi: Osmanlı Devleti hukuken yaşamaya devam edecek, ama siyaseten var olmaktan çıkacaktı.

Sonra tarih, o meşhur dersini bir kez daha verdi: Bir belge, ancak arkasındaki irade kadar güçlüdür. Sevr yüzlerce maddeyle donatılmıştı; ama onu tanıyacak, uygulayacak bir millet yoktu artık. Ankara'da, 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi bu fermanı reddetti. 19 Ağustos 1920'de, antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları vatan haini ilan etti; imza heyeti sonradan yurttan kovulan "yüz ellilikler" listesine yazıldı. Bu milletin Sevr'e cevabı bir dilekçe değil, bir Kurtuluş Savaşı oldu. Nitekim Sevr, Kanun-i Esasi'ye göre Meclis onayı gerektirdiği hâlde bunu hiç alamadı; hukuken doğmadan ölü bir metindi ve I. Dünya Savaşı'nı bitiren antlaşmalar içinde hiçbir zaman yürürlüğe girememiş tek antlaşma olarak kaldı. Doğuda Kâzım Karabekir'in kazandığı zaferler ilk çatlakları açtı; üç yıl sonra ise aynı millet, Lozan masasında bu fermanı elleriyle parçaladı.

İşte Sevr ile Lozan arasındaki mesafe, bize her şeyi anlatır. İki masada da aynı haritalar seriliydi, aynı millet söz konusuydu. Değişen tek şey iradeydi. Sevr, boynu bükük bir teslimiyetin belgesiydi; Lozan, dik durmayı göze alan bir kararlılığın. Biri "yaşayabilmek için her şeye razıyız" diyordu; öteki "her şeyi göze aldık ki hakkımız olanı alalım" diyordu. Ve tarih hükmünü verdi: Zorla dayatılan bir metin, ancak arkasındaki topların menzili kadar yaşadı; bir milletin kendi iradesiyle savunduğu barışsa hâlâ ayakta. Sevr bugün bir müze belgesidir, zaten bir müzede doğmuştu; Lozan ise yürürlükte bir antlaşma.

Bu yüzden Sevr, sararmış bir kâğıt parçası değil, bir hatırlatmadır. Bir millet kendi varlığını savunmayı bıraktığında nasıl parçalandığını; ama aynı millet ayağa kalkmaya karar verdiğinde, en ağır fermanın bile nasıl yırtılabileceğini hatırlatır. Lozan'da mühürlenen tam bağımsızlık, önce Sevr'i reddetme cesaretiyle kazanıldı. O reddin ne demek olduğunu bilmek ve gerektiğinde tekrarlamaya hazır olmak, bu emanetin kıymetini bilmek ve korumakla eş anlamlıdır. Çünkü bir milletin kaderi, ona dayatılan değil; onun reddedip yeniden yazdığıdır.

Kaynakça: İmza tarihi, yeri, madde sayısı ve heyet için çeşitli tarih kaynaklarının aktardığı kayıtlar; Saltanat Şûrası kararı ve "zayıf mevcudiyet" ifadesi için dönem aktarımları; ordu/donanma sınırları ve toprak paylaşımı için antlaşma özetleri; TBMM'nin 19 Ağustos 1920 kınama kararı esas alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Özdemir Arşivi