Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

"Hepsiyle başka başka yolculuklar yaşadım"

TRT’nin tabii dijital platformunda 'Kara Kış'ı izlerken aklımdan hep aynı cümle geçti: Keşke böyle hikâyeler daha çok anlatılsa... Çünkü bazen bir dizi, yalnızca geçmişte yaşanan büyük bir felaketi değil; unuttuğumuz değerleri de hatırlatıyor. Ulvi Kahyaoğlu ise son yıllarda her yeni rolünde beni yeniden şaşırtan oyunculardan biri. Oynadığı karakteri göstermeye çalışmıyor; onu yaşıyor. Bu yüzden izlerken karşınızda bir oyuncudan çok, hikâyenin içinden çıkıp gelmiş gerçek bir insan varmış hissine kapılıyorsunuz. 'Kara Kış'taki idealist gazeteci Sinan Seyfi de bunun en güçlü örneklerinden biri. Kahyaoğlu ile hem bu etkileyici yolculuğu hem de Tribeca Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan 'Mutter'i, yeni projesi 'Sahne 9'u ve oyunculuğa bakışını konuştuk.

whatsapp-image-2026-06-25-at-18-01-51

'Kara Kış' dizisini kariyerinizde nasıl konumlandırırsınız? Gerçekliği ve toplumsal yönüyle ayrılan bir tarafı var. Ne dersiniz? Ayrıca bu proje için rol size nasıl geldi?

Kara Kış, gerçek bir olaya, yaşanmış doğal bir felakete dayandığı ve aynı zamanda bunun içindeki kahramanlık hikâyelerini anlattığı için böyle bir hikâyenin parçası olmak benim için çok onur verici, öncelikle bunu ifade etmem gerekiyor. Ayrıca senaryoyu okuduğum zaman da, çekimler sırasında da, yayınlandıktan sonra izlediğimde de hissettiğim şöyle bir şey vardı: Ben böyle hikâyeleri izlemeyi özlemişim. Çünkü günümüzde artık toplumsal yaşamın geldiği bu noktada, kapital düzenin bizi alıştırdığı bu bireysel var olma çabasının yarattığı bencilliğin yanında, birilerinin belli inisiyatifler alarak tanıdığı ya da tanımadığı insanlar için kendilerini feda edebiliyor olması fikri bana bir şeyleri hatırlattı. Kahramanlıkların sadece masallarda kalmadığını hatırlamak, bir nebze olsun yaşadığımız dünyaya ve hayata daha umutlu bakabilmemi sağlıyor. Böyle hikâyeler, yüzyıl ya da yüzyıllar sonra bile bir yerlerde birilerine umut olabiliyor. Bu yüzden de benim için her anı çok büyük bir anlam taşıyor. Üstelik dizide yalnızca Sinan Seyfi'yi canlandırmıyor, aynı zamanda hikâyenin dış ses anlatıcısı olarak da yer alıyorum. Bu da projeyle kurduğum bağı benim için daha farklı ve özel bir noktaya taşıdı. Bu rolün bana nasıl geldiği konusu ise biraz enteresan bir tesadüf oldu. Çünkü aslında geçtiğimiz günlerde Tribeca Film Festivali’nde açılışını yapan Mutter filmi, benim Kara Kış'ın bir parçası olmama sebep oldu. Alphan Eşeli ve Ömer Atay beni Mutter'ın kurgu sürecinde yapımcımız Oğuz Peri’ye önermiş. Kara Kış’ın senaryosu bu şekilde elime ulaştı ve günün sonunda içerisinde yer almaktan büyük mutluluk duyduğum iki projenin de bir parçası olmuş oldum.

“Ben Sinan Seyfi'yi idealist ve kırılgan biri olarak tanımlardım”

Bir gazeteci olarak keşke oynadığınız gazeteci Sinan Seyfi gibi olabilsek ve öyle kalabilsek, dedim. Sizin için nasıl bir karakter oldu? Karakterinizi tanımlar mısınız? İyilik timsali oluşu, idealistliği ve pes etmemesi beni çok etkiledi…

Ben Sinan Seyfi'yi idealist ve kırılgan biri olarak tanımlardım. Kırılganlığını da biraz daha açmak istiyorum. Hayata dair hayal ettiğimiz ve idealize ettiğimiz şeyler, bizim gördüğümüz, beklediğimiz, olmasını istediğimiz noktada karşılık bulamadığında kırılırız ya... Biz elimizden geleni yapıyoruzdur iyi ve doğru olmak için ama ne hayat ne de etrafımızdaki insanlar bunu beklediğimiz gibi karşılamıyordur. İşin sonunda, hayal ettiğimiz, olmaya ve oldurmaya çalıştığımız doğruları sorgulamak zorunda kalırız. Bu yüzden "idealist" ve "kırılgan" tanımlamasını birlikte kullanmak istedim. Bir yandan da Sinan Seyfi, Erzincan'a gelene kadar başka biriydi ama Erzincan'a geldikten sonra yaşadıkları ve gördükleriyle kendi özünü, ilkelerini kaybetmeden olgunlaşmak zorunda kaldı. Bu sürecin sonunda artık başka biri olmuştu. Belki de öncesinde bazı şeylerden kaçmak onun için bir çözümken, yaşadığı, şahit olduğu olaylardan sonra istediği şeyleri elde etmek için savaşmayı ve pes etmemeyi öğrenen biri haline geldi. Buna da sebep olan kişi sevgili Murat Yıldırım’ın canlandırdığı Savcı Yusuf İzzet Akçal karakteriydi. Tabii Sinan Seyfi’nin hayatına dokunan partneri Nadire'yi de bu noktada es geçemeyiz.

3840-2160-1

“Bu felaketi yaşayan ailelerin çocukları ve torunları bu projeyi izleyecek”

Proje, tarihi bir gerçekliğe dayanıyor. 1939 Erzincan Depremi'ni ve tarihi gerçekliğini biliyor muydunuz? Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu? Gerçek bir hikâyenin projeye dönüşmesi başka türlü bir heyecan mı?

Projeyi okumadan önce maalesef Erzincan Depremi'ni ve depremde Savcı Yusuf İzzet Akçal'ın ve mahkûmların yaptıklarını bilmiyordum. Hikâyenin büyük çoğunluğunun gerçek olduğunu söyleyebilirim. Böylesi bir hikâyenin anlatılması ve bir parçası olmanın getirdiği bir sorumluluk da var tabii. Bu felaketi yaşayan ailelerin çocukları ve torunları bu projeyi izleyecek. Tarihsel bir olayı baz alıyor olmak bir yana, pek çok insanın hayatını değiştiren ve çok sayıda kaybın olduğu bir olayı anlatıyoruz. O yüzden her anın gerçekliği ve duygusal ağırlığı sorumluluğumuzu artırıyor.

“Enkaz altındaki insanlara ve kurtarma çalışmasında bulunan kişilere neler hissettirdiğini bir nebze olsun anlıyor olmamız bence çok önemliydi”

Prestijli, uluslararası arenada ses getirecek, hatta sinema filmi olsa gişe rekoru kıracak türden bir proje olmuş Kara Kış. Çekim şartları sizi çok zorladı mı? Kara kışta çekildi ve dönem çok iyi verilmiş…

Doğru mevsimde ve doğru coğrafyada çekiyor olmak kesinlikle projeye çok büyük bir katkı sağladı. Mevsim olarak kışın çekiyor olmak ve hikâyeyi doğru anlatabilmek adına kışın sert geçtiği bir coğrafyada bulunmak, kimi zaman soğuğu iliklerimize kadar hissetmemize sebep oldu. Ama bu hikâyeyi başka bir koşulda anlatmanın mümkün olacağını düşünmüyorum. Çünkü biz sette, yine de yaratılabilecek en uygun koşullarda bu hikâyeyi çekiyorken, o soğuğun enkaz altındaki insanlara ve kurtarma çalışmasında bulunan kişilere neler hissettirdiğini bir nebze olsun anlıyor olmamız bence çok önemliydi. Araştırma yaptığım kaynaklarda ve dönemin gazetelerinde orada hayatını kaybeden insanların büyük çoğunluğunun soğuktan ve sobalardan çıkan yangınlar sebebiyle yaşamını yitirdiğine dair bilgiler var. O yüzden o soğuğu hissetmiş olmanın, hikâyeye biraz olsun daha yakın hissetmemize faydası olduğunu düşünüyorum.

dscf5142

“Sinan Seyfi rolü umarım beni başka bir yere taşımıştır”

Gençlik ve aile dizilerinden sonra Sinan Seyfi rolü, oyuncu olarak sizi başka bir yere taşıdı diyebilir miyiz? Sizi en çok etkileyen sahne hangisi oldu? O kadar çok sahne var ki beni etkileyen…

Sinan Seyfi rolü umarım beni başka bir yere taşımıştır. Taşıyıp taşımadığı, izleyenlerin takdirinde olan bir durum fakat şunu söyleyebilirim; benim için başka bir sorumluluktu. Hem hikâye ve hikâyenin içindeki pozisyonu sebebiyle hem de bir oyuncu olarak karakterin iki farklı dönemini oynuyor olmanın verdiği tedirginlik nedeniyle, daha önceki projelerime kıyasla pek çok noktada kaygılarım vardı ve hata yapmamak için çok daha iyi hazırlanmam gerekti. Yassıada’daki deniz subayının Savcı Yusuf İzzet Akçal ile avluda buluştuğu ve savcının, "Bu iyiliği neden yapıyorsun?" dediği sahne ve daha pek çok sahne aslında… Mesela tahta atın savcıya ulaştığı sahne… Düşündükçe projedeki pek çok sahneyi, dediğiniz gibi, buraya örnek olarak bırakabilirim.

dscf5076

“Mutter ile Tribeca Film Festivalinde benim için olmak muazzam bir histi”

Yeni bir heyecan var; Mutter: The Diary of a Mother (Bir Annenin Günlüğü - 2026) filminiz prestijli Tribeca Film Festivali'nde dünya prömiyerini yaptı. Siz de katıldınız. Nasıl bir heyecandı ve gösterim nasıl geçti?

Mutter ile Tribeca Film Festivali’nde olmak benim için muazzam bir histi. Prömiyerin ardından iki gösterim daha oldu ve her birinin sonunda soru-cevap bölümleri gerçekleştirildi. Seyircilerin tepkileri çok güzeldi. Benim için muazzam bir deneyim oldu. Hazar Ergüçlü’nün performansı muazzam, Alphan Hoca'nın yarattığı dünya, hikâye ve anlatım biçimi çok etkileyici. Tristan Bechet'nin müzikleri… Bu hikâyenin parçası olabildiğim için de gerçekten çok şanslı hissediyorum. Bunu iki proje için de söyledim ama gerçekten çok samimiyim.

Alphan Eşeli'nin yazdığı ve yönettiği film, alışageldiğimiz bir tür gibi görünmüyor. Nasıl bir film?

Bir annenin çocuğuna bakabilmek adına kendini feda ettiği bir hikâyeyi çok alışılmışın dışında bir yerden izliyoruz. Şu an spoiler vermemek adına neyi ne kadar anlatmalıyım hiç emin olmadığım için burada kesiyorum ama benim daha önceden bildiğim, alıştığım hiçbir kalıba sığmadığını söyleyebilirim.

whatsapp-image-2026-06-25-at-18-56-33

Film başarılı başladı yolculuğuna; çünkü dünya genelinde seçilen sekiz film arasında Tribeca'da gösterildi. Film çok mu iyi oldu, bu başarı neden kaynaklı? Ve sizde bıraktığı etki, duygu ve gurur nedir?

Bunları tahlil etmek çok zor ama şunu söyleyebilirim; ben okuduğumda çok heyecanlandım. Alphan Hoca nasıl bulduğumu sorunca da, "Heyecanlandım hocam" dedim. Gerçekten heyecanlanmıştım ve her şey bittiğinde ortaya çıkacak filmi merak ediyordum. Bu filmin, hayal edilenin yapılabildiği büyük bir duygusu ve etkisi olduğuna inanıyordum. Böyle projelerde sanki pek çok insanın bir hayale inanıp, o hayalin gerçek olması için elinden gelen her şeyi yapması, işin sonunda çok güzel ve çok gurur verici sonuçlar yaratıyor.

‘Bir yerlerde güzel şeyler olduğunu hatırlamasını sağladığını söyleyebilirim”

Filmde Alp karakterini canlandırıyormuşsunuz. Nasıl bir karakter ve temsil ettiği duygular ne?

Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Gül'ün hayatındaki bütün sıkışmışlığın dışına çıkabildiği anları ona sağladığını düşünüyorum. O yüzden seyirci için de nefes alabilecekleri bir alan yarattığını, Gül'ün de hayatının bütün zorluğuna rağmen hâlâ dışarıda, bir yerlerde güzel şeyler olduğunu hatırlamasını sağladığını söyleyebilirim.

Sahte 9 filmi şu an montaj sürecinde, acayip merak ediyorum”

Başka bir heyecan daha var; Sahte 9 filmi. Henüz prodüksiyon ve montaj aşamasında diye bilgi edindim, doğru mu?

Kesinlikle doğru ve benim için çok büyük bir heyecan sebebi. Şu an montaj sürecinde. Ben de henüz izlemedim ve acayip merak ediyorum.

Sahte 9, evet futbola dair alengirli bir hikâye diyebiliriz”

Dünya Kupası'nda ezilmişken ve ezikken daha da merak ettim filmi. Çünkü futbola dair alengirli bir hikâye değil mi?

Maalesef hevesimiz kursağımızda kaldı. Artık sonraki turnuvalara inşallah. Genç bir takımımız var, elbet daha iyi turnuvalar görürüz. Neyse ki Filenin Sultanları var da onlar yüzümüzü güldürmeye devam ediyorlar. Sahte 9, evet futbola dair alengirli bir hikâye diyebiliriz. İso, 1. Lig'de futbol oynayan ve başarılı bir süreç geçirirken bahis sistemine dâhil olmasıyla işleri sarpa saran, paralelde kendi iç çatışmalarının üstesinden gelmeye çalışan bir karakter. Toparlamaya çalıştıkça problemler beklemediği yerlerden patlak veriyor ve biz İso’nun ve çevresindeki insanların bu denklemde nerelere sürüklendiğini izliyoruz. Sürecin en enteresan tarafı da biz setteyken ülkemizde bu konuların patlak vermesiydi. Bir gün sete geldiğimde karavandaki televizyonda haberler açıktı. İçeri girer girmez bu haberleri gördüm ve gerçekten şok olmuştum.

“Üç isim de büyük hayranlık duyduğum isimler”

Filmde oynadığınız İso karakteri nasıl biri? Biz filmi ne zaman izleyebileceğiz? Kadro müthiş; Osman Sonant'a, Taner Birsel'e ve Ercan Kesal'a bayılırım.

Rüya gibi bir kadroyla çalışma şansım oldu. Üç isim de büyük hayranlık duyduğum isimler. Taner Abi ve Ercan Abi ile ilk defa çalışma imkânım olmuştu. Osman Abi'yle ise Umami sürecinde tanıştık ve Osman Abi'nin benim için bambaşka bir yeri vardır. O süreçten beri gerçekten abim oldu. Tekrar birlikte çalışma şansımızın olması da çok acayip bir his.

Hocam Gönenç Uyanık, yapımcımız Furkan Akgül, görüntü yönetmenimiz Yağız Yavru... Herkes o kadar iyiydi ki... Aykut Akdere, Tegin Özdemir, Merve Nur Bengi...

Film çıktıktan sonra tekrar konuşalım. Daha fazla detay vermemek için kendimi zor tutuyorum.

“Hepsiyle başka başka yolculuklar yaşadım”

Oynadığınız karakterler içinde en çok zorlandığınız, en çok sevdiğiniz, en nefret ettiğiniz, en çok kendinize benzettiğiniz diye sorsam... Hepsi ayrı kategori hâlinde tabii.

En sevdiğim ya da en nefret ettiğim gibi bir ayrım yapamam sanırım. Hepsiyle başka başka yolculuklar yaşadım. Hele ki televizyon dizisi olunca karakterleri çok uzun süre tanımak ve onların yolculuğuna dair pek çok şeyi deneyimlemek gibi bir imkân ortaya çıkıyor.

O yüzden aslında en kalıcı iz bırakan, en çok ders çıkardığım karakterler genelde televizyonda oynadıklarım oldu. Benim Adım Melek'te Kerem'in annesiyle kurduğu ilişki kendi annemle kurduğum ilişkiye dair pek çok şey öğretti. Tozluyaka'da Berk'ten, onu anlamaya çalışarak ve ona hak vermeye çalışarak öğrendiğim pek çok şey oldu. Yargı'da ise Savcı Efe'nin bütün eksikliklerine, hayatı boyunca görmediği sevgiye rağmen kendini tamamen adayarak vermeye çalıştığı sevgiden öğrendiğim pek çok şey oldu. Bu liste böyle uzar gider aslında. Her birinde zorlandığım, kaygı duyduğum pek çok an oldu. Mesela Sinan Seyfi'nin 1960'lı yıllardaki hâlini de oynayacak olmak bana uykusuz geceler geçirtmişti. Sinan Seyfi'nin şahit olduğumuz süreçte, bir karakterin yirmi yıl sonra neye, nasıl tepki vereceğini düşünüyor olmak, hele benim de henüz deneyimlemediğim yaşlar olduğunu düşününce çok korkutucu geliyordu.

whatsapp-image-2026-06-25-at-18-01-41

“Yaptığımız iş hayatın her anını kapsıyor”

Yaş göstermemek oyunculukta nasıl bir avantaj? Her role hazırlanma diye bir şey var mı?

Kimi zaman avantaj, kimi zaman dezavantaj sanırım. Bazen her şeyi oynayabilecek kadar her kategoride oluyorsunuz, bazen de hiçbir kategoriye tam anlamıyla oturtulamıyorsunuz. Ben sürecimden mutluyum açıkçası. Tabii ki herkes gibi beni zorlayan pek çok dönemim oldu ve olmaya da devam ediyor. Ama bu süreçlerden de öğrenilecek muhakkak bir şeyler var. Yaptığımız iş hayatın her anını kapsıyor. O yüzden değiştiremeyeceğim koşullarımı sevip, kendi yolculuğuma en faydalı nasıl olurum sorusunun cevabını arıyorum. Hazırlanma konusuna gelince... Mesleki anlamda herkesin bakış açısı çok farklı olabiliyor. "Şöyledir, böyledir." diyemem ama ben kendi adıma, meslekte heyecan duyduğum noktayı; oynayacağım her karakterin biricik yönlerini araştırıp keşfetmekte ve onlar sayesinde kendime de tanımadığım birini tanıma fırsatı vermekte buldum. Bu işi yapabildiğim sürece bu yenilik hissini ve duyduğum heyecanı canlı tutabilmek en büyük amaçlarımdan biri galiba.

“Daha "başardım" diyemem ama enstrüman öğrenmeye başladım”

Başarmak istediğiniz şeyler arasında enstrüman çalmak varmış. Başardınız mı?

Evet, bu sorunun gelmesine çok sevindim. :) Daha "başardım" diyemem ama enstrüman öğrenmeye başladım. Ufak ufak bazı şeyler de çalabiliyorum. Çok uzun zamandır istediğim ve bir türlü yol alamadığım bir hayaldi. Bu yüzden ilk adımı atmış olmak beni çok mutlu ediyor. Trompet öğrenmeye başladım ve buna sebep olan iki kişi var. Biri Dilan Balkay. Kendisi muazzam bir müzisyen ve benim çok değerli hocam. Diğeri de Osman Sonant. Osman Abi gerçekten abimdir. Enstrüman çalmayı öğrenmeyi çok uzun zamandır istiyordum ama bir türlü hangi enstrümanı seçeceğime karar veremiyordum. Tam kendimce bir karar vermiştim ve Osman Abi'ye telefonda anlatıyordum. Bana, "Beni seviyorsan üflemeli çal." dedi. Ben de, "Abi yapma, anca karar vermiştim." dedim. O da, "Yaptım." dedi. Ben de düşündüm; Dilan Balkay gibi muazzam bir müzisyen ve trompet konusunda bu kadar yetkin bir arkadaşım varken, Osman Abi'nin de söyledikleri sonrasında Dilan'ı aradım. En iyi hocayı bulmuştum. "Tamam, daha ne!" dedim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi