Mutlu Hesapçı
"Galiba sevmeyi bilmiyor"
İstanbul Film Festivali'nde izlediğim The Annesi Ninja, Fatih Gühan ile Özge Gürel'in hayat verdiği iki karakter üzerinden toksik ilişkileri yalın ama etkileyici bir dille ele alıyor. Bunu da bağırmadan, mesaj verme kaygısına kapılmadan, parmak sallamadan; hayatın doğal akışı içinde başarıyor. Senarist-yönetmen Sinan Yabgu Ünal ve oyuncu Fatih Gühan ile filmin çıkış noktasını, karakterleri, tek plan anlatımını ve festival yolculuğunu konuştuk. Ayrıca röportajımızı Mutlu Hayat Perdesi YouTube kanalı üzerinden görüntülü olarak da izleyebilirsiniz.

‘The Annesi Ninja’ sizin için nasıl bir proje oldu? Sizde bıraktığı duyguyla başlayalım.
Fatih Gühan: Benim için başından itibaren büyük bir heyecandı. Öncelikle Sinan Hoca'nın (Yabgu Ünal) senaryosu ve kalemi çok etkileyiciydi. Karakter de oynamak isteyeceğim bir karakterdi. Çekimlere başladıktan sonra ise işin düşündüğüm kadar kolay olmadığını gördüm. Çok zorlandım, çok yoruldum. Hani hep "Çekerken çok eğlendik." denir ya bizim için öyle değildi. Ama filmi izlediğimde ortaya çıkan sonuçtan büyük mutluluk duydum. Sinan Hoca'nın bana yaklaşımı da bu sürecin önemli bir parçasıydı. Potansiyelimin daha fazlasını yapabileceğime inanması bana cesaret verdi ama aynı zamanda oyunculuk anlamında sınırlarımı da zorladı. Yorucu ama sonunda çok tatmin edici bir deneyimdi.
“Rüya gibi bir deneyimdi”
Seyirci olarak sizi Kızılcık Şerbeti'nden tanıyoruz. Bu filmde ise o karakterden tamamen sıyrılıp bambaşka bir oyunculuk izlemiş olduk.
Fatih Gühan: Benim için de oyunculuğu bu kadar seven ve hevesli biri olarak rüya gibi bir deneyimdi. Gerçeğin peşinden gitmeye çalıştık. Usta oyuncuların söylediği gibi mesele aslında "oynamamak." Bu süreçte hem mesleğimde geldiğim noktayı hem de ana akım işlerin bende bıraktığı alışkanlıkları fark ettim. Gerçeği aramak ve bunu deneyimlemek benim için çok değerliydi.
“O gün kafamda canlandırdığım karakterin tam karşılığı Fatih olmuş”
Fatih Gühan'a nasıl karar verdiniz, cast nasıl seçildi?
Sinan Yabgu Ünal: Fatih'i ilk kez Kızılcık Şerbeti'nde izledim. İlk etapta oyunculuktan çok karakterin tipolojisini arıyordum. Erkek karakterin Anadolu'dan gelen biri olmasını istiyordum ve Fatih'in ismini en başından söylemiştim. Yapımcımızın oyuncu seçiminde beni özgür bırakması da önemliydi. Bu yüzden oyuncuların daha önce yaptıkları işlerden çok, bu hikâyeye ne kadar uyduklarına odaklandım. Yaklaşık üç aylık bir oyuncu seçme süreci geçirdik. İlk auditiondan itibaren Fatih dikkatimi çekmişti ama yüz yüze çalışınca aradığım gerçekliği bulduğuma emin oldum. O dönem Kızılcık Şerbeti devam ettiği için takvim konusunda tereddüt yaşadık. Tam o sırada dizide Fatih’in rolünün bitmesiyle bizim de planımız hiç bozulmadı. Aslında bu filmi 2018'de yazmıştım. Aradan geçen yıllar bana da iyi geldi. Geriye dönüp baktığımda, o gün kafamda canlandırdığım karakterin tam karşılığı Fatih olmuş.

“Onun Kızılcık Şerbeti'ndeki oyuncu olduğunu anlamadıklarını söylediler”
Popüler bir diziden tanınan bir oyuncuyu görüp, onu bambaşka bir karakterle bu hikâyenin parçası yapmak bence çok değerli. Rol onun da kaderiymiş, diziden tam o dönem çıkıyor.
Sinan Yabgu Ünal: Bence de öyle. Filmler zamansızdır. Bugün Fatih'le bu filmi çektik ama ben onun oyunculukta ve kariyerinde gideceği yeri görebiliyorum. Belki de sinemadaki ilk yıldızlaşacağı işin bu olmasını istedim. Yıllar sonra "Sinemaya bu filmle adım attım." demesi ve hayatında böyle bir iz bırakabilmek benim için çok kıymetli. İKSV'de yaptığımız iki gösterimden sonra bunu çok duydum. Oyuncular, yönetmenler, yapımcılar ve seyirciler, filmin yarısına kadar onun Kızılcık Şerbeti'ndeki oyuncu olduğunu anlamadıklarını söylediler. Bu benim için çok önemliydi. Çünkü Fatih gerçekten bu role her şeyini verdi. Açıkçası Kızılcık Şerbeti devam ediyor olsaydı bu film büyük ihtimalle olmazdı. Böyle bir rolü o disiplin içinde çıkarmak çok zordu. İkimiz de bunun altından kalkamazdık.
“Benim derdim en başından beri bir ödül kazanmak ya da yarışmak değildi”
Film, İstanbul Film Festivali'nde yarıştı. Filmin festival yolculuğu devam ediyor.
Sinan Yabgu Ünal: Evet, daha çok başındayız. Benim derdim en başından beri bir ödül kazanmak ya da yarışmak değildi. Günümüzde herkesin başına gelebilecek bir hikâye anlatmak istedim. Bağımsız sinemada birbirini tekrar eden işlerin arasına karışmayan, kendine ait bir film olsun istedim. İlk gösterimde beni en çok heyecanlandıran filmin kendisi değil, seyircinin vereceği tepki ve söyleşi bölümüydü. Filmin farklı bir yerde durduğunu düşündüğüm için nasıl karşılanacağını merak ediyordum. Seyirciden çok güzel geri dönüşler aldık. Özellikle Kadıköy gösterimi ve sonrasındaki söyleşi benim için çok kıymetliydi.
“Çekimler boyunca bütün tutkumla işin içindeydim”
Filmin ilk kez seyirciyle buluştuğu yer İstanbul Film Festivali oldu. Fatih Bey sizin için festivalde yarışmak ve filmi ilk kez seyirciyle izlemek nasıl bir duyguydu?
Fatih Gühan: Benim için en büyük heyecan filmi ilk kez izlemekti. Avşa’dan ayrıldım ve film sadece zihnimde kaldı. Festivalde ilk kez seyirciyle birlikte izledim. Çekimler boyunca bütün tutkumla işin içindeydim. Hatta bazen her şeyi denemeye o kadar açıktım ki bu hevesimin filmi zorlayabileceğini bile düşünüyordum. Sinan Hoca ise beni hiç incitmeden o enerjiyi doğru yere yönlendirdi. Çektiğimiz sahnelerin nasıl çıktığını çok merak ediyordum ama bana hiç izletmedi. Sadece "Her şey yolunda." diyordu. Bir de şu duygu benim için çok kıymetliydi: Hepimiz dünyayı sanatla anlamaya, sanatla görmeye çalışan insanlarız. Bu kadar zalim ve yorucu bir dünyanın içinde, o insanların arasında biz de kendi sözümüzü söyleyen bir iş üretebildik. Benim için asıl mutluluk buydu.
Peki filmi izlediğinizde ilk hissettiğiniz ne oldu? Hem hikâyeyi hem de kendinizi izlerken neler düşündünüz?
Fatih Gühan: Film bittiğinde ilk düşündüğüm şey, "Çok şükür, iyi bir iş çıkarmışız." oldu. Kendimden çok filmin tamamına baktım. İyi bir hikâye, iyi bir senaryo ve iyi bir film izlediğimi düşündüm. Kendimle ilgili bir değerlendirme yapmam zor.
“Göz göre göre o ilişkinin içinde kalıyor”
Peki canlandırdığınız karaktere dışarıdan baktığınızda ne düşündünüz?
Fatih Gühan: "Çok yalancısın." dedim. Zor ve sıkıntılı bir hayatı olacak bir karakter. Ama bir yandan kadın karakter de onu görebilecek tecrübeye sahip olmasına rağmen buna engel olmuyor. Göz göre göre o ilişkinin içinde kalıyor. Uzun vadede ikisinin de mutlu olmayacağı çok belli. Karakter üzerine çalışırken senaryodan da çıkardığım birçok nüans vardı. Filmi izleyenler o ayrıntıları gördüklerinde, o adamdan ‘adam’ olmayacağını anlayacaklardır.

“Ben vicdan üzerinden yola çıktım ama bugün film daha çok toksik ilişkiler üzerinden okunuyor”
Film, günümüz ilişkilerini ve toksik ilişki dinamiklerini işliyor. Filmde çıkış noktanızın Cemil Meriç'in "Vicdan konuşunca bütün diller susar" sözü olduğunu da söylüyorsunuz.
Sinan Yabgu Ünal: Aslında her şey vicdan meselesiyle başladı. Bir insanın başkalarının vicdanını rahatlıkla sorgularken kendiyle baş başa kaldığında bambaşka davranabilmesi ilgimi çekiyordu. Hepimiz günlük hayatta bunun örneklerini yaşıyoruz. Ben de bunu anlatmak istedim. Çocukluğumdan beri gittiğim Avşa Adası'nı da bilinçli olarak seçtim. Sinemada çok kullanılmamış, bakir bir mekândı. Adanın sıkışmışlığı da hikâyenin ruhuna çok uygundu. Önce kısa film olarak yazdığım hikâye zamanla uzun metraja dönüştü. Yazdıkça iki karakter arasındaki diyalogların öne çıktığını fark ettim ve tek plan anlatım fikri de böyle doğdu. Bir filmi çekebilmek için gerçekten dert edindiğiniz bir mesele olması gerektiğini düşünüyorum. Her toplumsal mesele film konusu olamaz. Çünkü sinema hem büyük bir emek hem de ciddi bir maliyet gerektiriyor. Bu yüzden benim için çıkış noktası gerçekten vicdandı. Tabii senaryo da yıllar içinde değişti. İlk taslakla bugün izlediğiniz film arasında ciddi farklar var. Çünkü insanın dertleri de zamanla dönüşüyor. Ben vicdan üzerinden yola çıktım ama bugün film daha çok toksik ilişkiler üzerinden okunuyor.
“Tek plan ve iki oyuncuyla ilerleyen bir anlatıyı bu yüzden tercih ettim”
İlk film olmasının riskleri var mıydı?
Sinan Yabgu Ünal: İlk filmde özgün kalmak bence en büyük risklerden biri. Hepimiz hayran olduğumuz yönetmenleri izleyerek yetişiyoruz ve ister istemez onlardan etkileniyoruz. Ben de bu tuzağa düşmemek için biçimsel olarak farklı bir yol aradım. Tek plan ve iki oyuncuyla ilerleyen bir anlatıyı bu yüzden tercih ettim. En azından festivalde izlenen filmler arasında biçimiyle ayırt edilen bir iş olsun istedim. O yüzden jüriden ya da ödüllerden büyük beklentilerim yoktu. Çünkü bu standart bir film değil. Seyircisinden de zaman ve dikkat isteyen, çekmesi kadar izlemesi de zor bir film.
“Benim için en zor kısmı tek planın getirdiği yük oldu”
Hikâye tek planda ilerliyor. İzlerken zorlandım ve bir ara kendimi, "Artık şu adamı arabadan indirsem." derken buldum. Ama bir yandan da mimikler, sessizlikler ve oyunculuk çok etkileyiciydi. Sizin için de oldukça zorlayıcı bir deneyim olmuş olmalı.
Fatih Gühan: Benim için aslında büyük bir şanstı. En fazla dört ya da beş tekrar çektik. Bunun en önemli nedeni de Özge'ydi (Gürel). Karşınızda o düzeyde bir oyuncu olunca birbirinizin pasını alıyor, eksiklerini tamamlıyorsunuz. Sinan Hoca da bize çok güveniyordu. Biz sete geldiğimizde ezberimiz tamdı, karakterleri de çalışmıştık. Geriye daha çok işin teknik tarafı kalıyordu. Benim için en zor kısmı tek planın getirdiği yük oldu. On beş-on altı sayfalık bir sahneyi hiç durmadan oynuyorsunuz. Nerede olduğunuzu, sayfayı, sokağı, arabayı, kamerayı ve ekibi aynı anda düşünmeniz gerekiyor. Bir yandan da bütün bunları unutup gündelik hayatın doğal akışında kalmanız gerekiyor. Aslında karakterin ikinci yarıda artan gerginliği bana da yardımcı oldu. Çünkü o anlarda ben de gerçekten büyük bir baskı hissediyordum ve bu duygu karaktere doğal olarak geçti. En büyük mücadelem ise oyunculuk egoma yenilmemekti. "Burada ne kadar iyi oynadım" dedirtmeye çalışmak yerine karakterin içinde kalmaya, gerçekliği bozmamaya odaklandım. Bütün teknik zorlukların arasında bunu korumak benim için sürecin en zor ama en değerli tarafıydı.

“Beni en çok etkileyen şey ise senaryonun kurduğu vicdan meselesiydi”
Film sadece bir ilişkiyi anlatmıyor; aidiyet, aile, vicdan ve günümüz ilişkileri üzerine de düşündürüyor. Kerim'i siz nasıl okudunuz?
Fatih Gühan: Ben karaktere önce Kerim'in iç dünyasından baktım. Beni en çok etkileyen şey ise senaryonun kurduğu vicdan meselesiydi. Başkalarına hayat, merhamet ve vicdan üzerine sert cümleler kuran birinin, filmin ilerleyen bölümünde kendi söyledikleriyle sınanması çok güçlüydü. Mesela birkaç sayfa önce sokak hayvanına öfkeyle yaklaşan aynı karakterin, hemen ardından kasapta et seçiyor olması... Hayatın içindeki çelişkileri bu kadar doğal anlatabilmek beni çok etkiledi. Bunları karakterin içinde keşfetmek oyuncu olarak benim için çok heyecan vericiydi. Kerim'i oynarken şunu hissettim: Galiba sevmeyi bilmiyor. Belki kimseyi gerçekten sevmiyor ama bunun da farkında değil. Sevgiyle ilgili derin bir problemi var ve bunu kabul edecek cesareti de yok. Benim için karakterin en temel meselesi buydu.
“Bu filmi herkes mutlu olsun diye çekmedim”
Aslında bugün etrafımızda Kerim gibi hatta Melis gibi çok insan var. Sanırım filmi güncel yapan da bu.
Sinan Yabgu Ünal: Aslında çıkış noktam da buydu. Yıllardır bazı çiftlere bakıp "Bu ilişki nereye gidiyor?" diye düşündüğüm çok oldu. Belki de ben onların yerine daha fazla sorguluyordum. Filmde biraz bunu resmetmek istedim. Sonra bunun altına vicdan meselesini ekledim. Zaten amacım buydu. Seyirci filmden çıkınca "Ben de bazen böyle davranıyor olabilir miyim?" diye kendine sorsun istedim. Bu filmi herkes mutlu olsun diye çekmedim. Bağımsız sinemanın bana verdiği özgürlük de tam olarak bu. Seyirciyi rahatsız eden, düşündüren bir film yapmak istedim. Bu yüzden filmde uzun sessizlikler var. Hatta dört dakikaya yaklaşan bir araba sahnesi için "Çıkaralım." diyenler oldu. Ama hayatın içinde de böyle sessizlikler var. Özellikle sonu gelmeyen kavgaların ortasında... Ben o sessizliklerin de hikâyenin bir parçası olduğunu düşündüm. Üstelik o anlarda görüntü de anlatmaya devam ediyor; yol, deniz, gün batımı... Sessizlik aslında filmin dili oluyor. Tek plan anlatımı seçmem de bu yüzden. Yazması da çok zordu, yapımcıyı ikna etmek de. Ama ilk filmimde biçimsel olarak da kendime ait bir dil kurmak istedim. Cemil Meriç'in vicdan üzerine sözü benim çıkış noktamdı. Onu samimi buluyorum çünkü insanın çelişkileriyle birlikte var olduğunu anlatıyor. Bu film de aslında tam olarak bunu söylüyor: Hepimiz vicdandan söz ediyoruz ama aynı vicdanla her zaman yaşayabiliyor muyuz?

“Oyuncu olarak karakterinizi yargılayamazsınız”
Kerim'in sevdiğiniz, elle tutulur bir yanı var mıydı? Yoksa bugün, izleyici olarak baktığınızda ona nasıl yaklaşıyorsunuz?
Fatih Gühan: Bugün baktığımda Kerim'e çok merhamet gösterebildiğimi söyleyemem. Gerçek hayatta arkadaşım olsa, "Artık sorunlarınla yüzleş, gerekirse destek al. Kimseyi üzme, aileni suçlama; biraz emek ver" derdim. Açıkçası çok yakın arkadaş olabileceğim biri de olmazdı. Ama bunu bana Avşa'dan ayrılır ayrılmaz sorsaydınız, Kerim'i sonuna kadar savunurdum. Çünkü oyuncu olarak karakterinizi yargılayamazsınız. Onu oynayabilmek için davranışlarının altında tutarlı bir neden bulmanız gerekir. O süreçte Kerim'in yaşadıklarını, ailesini, kullandığı ilaçları ve yaşadığı sıkışmışlığı anlayıp hak vermek zorundaydım. Başka türlü o karakteri oynayamazdım. Bir de son dönemde "toksik ilişki" kavramının çok kolay kullanılan bir etikete dönüştüğünü düşünüyorum. Elbette gerçekten yıpratıcı ilişkiler vardır ama artık en küçük problemde her ilişkiyi "toksik" diye tanımlıyoruz. Oysa ilişki emek ister. Anne-babayla, partnerle ya da dostlarla kurulan bağlar da öyle. Hiçbir ilişki kusursuz değildir. Bence hiçbir ilişkinin bize mutlu olma borcu yok. Bazen mutsuz da oluruz, zorlanırız. Önemli olan ilk sorunla vazgeçmek yerine emek verebilmek.