Bahattin Yücel
Türkiye’nin geleceği ve yeni siyasal hareket
İpek Yolu’nun denetimi, antik çağdan bu yana bölgedeki çatışmaların temel nedeniydi. Yüzlerce yıllık süreçte, artan petrol ve doğal gaz üretimi bölgesel savaşlara ve değişen egemenlik alanlarının ortaya çıkmasına yol açtı.
Paris’te anlaşmayla sonuçlanan, ABD-İsrail ittifakının İran’a karşı açtığı savaş, bölgedeki çatışmaların günümüz koşullarında yinelenen, son örneği sayılabilir. Anlaşmaya göre; İran nükleer silah üretimini durdururken, Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin ücretlendirilmesiyle bölgedeki çok önemli su yolunu denetimi altına aldı. Sonraki aşamada ABD’de dondurulan varlıklarının serbest bırakılması öngörülüyor.
Yaşadığımız coğrafyada ülkelerin siyasal sınırları yeniden çizilirken Türkiye’de kamuoyunun konuya ilgisi, bilinçli olarak bölgenin gerçek gündeminden uzaklaştırılıyor. ABD’nin Türkiye’yi bir Orta Doğu ülkesi olarak tanımlamaya hazırlanması, önümüzdeki temmuz ayında Ankara’da toplanacak NATO zirvesinde, ittifakın geleceğini belirleyecek önemli kararların alınma olasılığı artıyor.
Son günlerde Suriye’de, radikal bir militanın ABD tarafından devşirilerek, devlet başkanı yapılmasıyla hızlanan, bu süreç nedense Türkiye’de siyasetin gündeminde yeteri kadar yer bulamıyor. Türk-Kürt-Arap oluşumuna dayalı bir paradigmanın, Türkiye’de Cumhuriyetin yol haritası olarak belirlenmeye çalışıldığı anlaşılıyor.
Kılıçdaroğlu’nun, seçim yasalarına aykırı biçimde CHP’nin başına getirilmesinin ardından aynı söylemi yinelemesi, kesinlikle bir rastlantı olamaz. Türkiye’nin yeni kimliğinin oluşturulmasında, partinin kurumsal kimliğinden yararlanılmak istendiği seziliyor.
ABD Büyükelçisinin Türkiye ile Suriye ve Irak’a da akredite olması, sıklıkla bir Bölge valisi tavrıyla yaptığı açıklamalar, tasarlanan bu oluşumdan bağımsız olamaz. Üstelik altını çizdiği; “meşruiyet” kavramını, ölçülebilir halk desteğini yitiren bir iktidar için kullanması, eskilerin deyimiyle “manidar” değil mi?
Aslında Orta Doğu’nun kuzeyine doğru bakıldığında, son dönemde çarpıcı iş birlikleri de fark ediliyor. Örneğin Ermenistan, Azerbaycan ve İsrail arasında gelişen iş birliklerinin, yönetime verilen meşruiyet desteğinden bağımsız olmadığı anlaşılıyor. Bir anlamda 1.Dünya Savaşı bitiminde bölgeye ilgisini gizlemeyen ABD’nin, bu kez Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki tavrını, Rusya’yı güneyinden kuşatarak sürdürmek istediği göz önüne alınırsa bir Orta Doğu ülkesi olarak konumlandırılacak, Türkiye’den beklentileri daha net anlaşılabilir.
Kısacası; CHP’nin Kılıçdaroğlu eliyle etkisizleştirilmesi için yapılanların, geçmiş kurultaydaki oylama ya da ihale yolsuzlukları ile ilgisi yoktur. Öne sürülen iddiaların; bu aşamada bir “halkla ilişkiler” çalışmasını andırdığı söylenebilir. Son gelişmeler; uluslararası sermayenin bölgede ABD öncülüğünde tasarladığı, yeni ekonomi-politik düzenin Türkiye bölümünün hayata geçirilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Türkiye’nin otoriter bir rejime dönüşmesinin iki ülke arasındaki ilişkileri kolaylaştıracağını dile getiren ABD elçisinin açıklamaları, bu yorumu doğrular nitelikte.
Özgür Özel ve arkadaşlarının fark ettiklerini gösteren açıklamalarını, daha örgütlü ve yüksek sesle dile getirmeleri gerektiğini bir yana bırakalım.
CHP’nin geçmişinde hala belleklerde kalan bazı gelişmeler yaşandı. Örneğin; Turan Feyzioğlu ve arkadaşlarının bir zamanlar savundukları çizgi. Kılıçdaroğlu’nun tutumunu andıran çabaları önlemek yerine, yeni bir yol çizmeleri için gereken zamanın daraldığı anlaşılıyor.
Bu aşamada; iktidar eliyle iş birlikçiler tarafından ele geçirilen kurucu partinin yönetimi yerine, Türkiye’nin geleceğini kurgulayacak yeni bir siyasal yapılanmaya, geçmişte olduğundan daha fazla ihtiyaç duyulduğu ortada.