Bahattin Yücel
Yeni bir parti mi, yeni bir siyasal model mi?
Kurultayda genel başkanlığı kaybeden eski başkan üzerinden yöneltilen baskılar, Türkiye’nin en eski siyasal partisini kaçınılmaz bir yol ayrımına sürükledi. Son yerel seçimlerde CHP’nin elde ettiği başarı, Türkiye’nin geleceğini Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ekseninde şekillendirmeye çalışan çevreleri de rahatsız etmiş olmalı.
Nitekim son NATO Zirvesi dolayısıyla Ankara’ya gelen ABD Başkanı Donald Trump’ın, önceki Amerikan başkanlarının aksine Anıtkabir’i ziyaret etmemesi, sembolik bir mesaj olarak değerlendirilebilir. Buna karşın, ABD’nin bölgedeki temsilcisi Tom Barrack’ın Ortadoğu’ya ilişkin açıklamalarıyla birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo, başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin yeterince dikkatini çekmiş görünmüyor.
Oysa gözden kaçan tek konu bu değil.
ABD’nin, NATO kapsamında Avrupa ülkelerine sağladığı güvenlik desteğini azaltacağını açıklaması önemli bir dönüm noktasıdır. Bunun yanında, üye ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi millî hasılalarının yüzde 5’ine çıkarmalarının beklenmesi, Türkiye ekonomisi açısından da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir gelişmedir. Buna rağmen bu yükün ülkeye nasıl yansıyacağı henüz siyasal gündemin ön sıralarında yer almıyor.
Bunun yerine kamuoyu, iktidarın belirlediği gündemle meşgul ediliyor. Geleceğe ilişkin stratejik tartışmaların yerini, günlük siyasi polemikler alıyor. Oysa mesele, yalnızca geçmişte AKP yönetimindeki belediyelerin CHP’ye geçmesiyle başlayan soruşturmalarla açıklanabilecek kadar basit değildir.
İddianamelerde yer alan suçlamaların büyük ölçüde gizli tanık ifadelerine dayanması dikkat çekicidir. 12 Mart 1971 sonrasında sıkıyönetim bildirilerinde sıkça rastlanan “Sayın Muhbir Vatandaş” anlayışını hatırlatan bu yöntem, çağdaş hukuk devleti ilkeleri bakımından ciddi tartışmaları beraberinde getirmektedir.
Siyasette yaşanan gerilimin nedeni yalnızca kötü yönetim, savurganlık ya da kamu kaynaklarının belirli kesimlere aktarılması değildir. Bölgesel gelişmelerin ve uluslararası güç dengelerinin de bu süreci etkilediği göz ardı edilmemelidir. Kamuoyu araştırmalarında ekonomik gidişattan memnun olmayan seçmen oranının yüzde 80’i aşması ise iktidarın siyasal reflekslerini daha sert hale getirmiş görünmektedir.
Tam da bu nedenle, yaşadığımız coğrafyadaki gelişmelerden bağımsız, yalnızca iç siyasete odaklanan yeni bir yapılanmanın yeterli olup olmayacağı sorgulanmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca yeni bir siyasi hareket değil; yeni bir siyasal paradigmadır. Temel sorun, yönetme kapasitesinin zayıflığından çok, topluma yeni bir gelecek tasavvurunun sunulamamasıdır.
Sürekli yolsuzluk iddialarını dile getirmek ya da kusursuz siyasetçi arayışını sürdürmek tek başına çözüm üretmez. Kara para ekonomisinin, kayıt dışılığın ve adaletsiz vergi sisteminin hangi somut politikalarla değiştirileceği seçmene açık biçimde anlatılmadıkça, bugünkü kısır döngünün farklı biçimlerde yeniden yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Yüksek faiz politikalarıyla günü kurtarmaya çalışan mevcut ekonomi anlayışının sürdürülebilirliğinin sonuna gelindiği giderek daha açık biçimde görülmektedir. CHP’nin kurumsal yapısını tartışmalı hale getirerek siyasal üstünlük sağlamayı hedefleyen girişimlere karşılık, kapsamlı bir siyasal yeniden yapılanma güçlü bir alternatif oluşturabilir.
Özellikle siyasetin finansmanını şeffaflaştıracak, hesap verebilirliği esas alacak yeni bir modelin ortaya konulması bugün her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.
Bu nedenle CHP’nin seçilmiş yönetimi, yalnızca geçmiş anlayışı onarmaya çalışmak yerine, geleceğin ihtiyaçlarına uygun yeni bir örgütlenme modelini tartışmaya açmalıdır. Dijital teknolojilerin sağladığı olanaklardan yararlanan, katılımı artıran ve toplumla sürekli etkileşim kurabilen yeni bir siyasal yapı, yalnızca CHP için değil, yol ayrımındaki Türkiye için de güçlü bir çıkış yolu olabilir.
Bugün tartışılması gereken soru, “Yeni bir parti mi?” değil; “Yeni bir siyasal model mi?” sorusudur. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek yaklaşım, verilecek doğru yanıtta olabilir…