Bahattin Yücel

Bahattin Yücel

AKP gidecek sıra bize gelecek

Son yerel seçimlerin ardından Türkiye’de siyasal dengelerin değişebileceği daha açık biçimde görülmeye başladı. Yıllardır sağ iktidarların yönetiminde bulunan belediyelerin, üstelik bazıları açık farklarla muhalefetin eline geçmesi yalnızca yerel yönetimlerdeki bir değişim değildi. Üç büyük kentte 2023 seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlarla birlikte düşünüldüğünde, seçmenin siyasal tercihlerini değiştirmeye başladığına ilişkin güçlü bir işaret ortaya çıkmıştı.

İktidarın da bunu fark ettiği anlaşılıyor.

AKP-MHP İttifakı, kaybettiği siyasal zemini yeniden kazanmak yerine, iktidarda kalabilmenin yollarını başka alanlarda arıyor. Muhalefetin seçilmiş yerel yöneticilerine yönelik soruşturmalar, tutuklamalar ve siyasal sonuçlar doğuran yargı kararları, artık yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası hukuk çevrelerinde de tartışılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararların bu tartışmayı daha da büyütmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Burada yalnızca hukuki sonuçlara bakmak yeterli değil. Siyasetin biraz daha soğukkanlı okunması gerekiyor. Çünkü seçmenin sandığa olan güvenini sarsacak bir ortamı yaratmanın, iktidarlar açısından başlı başına bir siyasal araç olabileceği unutulmamalı. "Nasıl olsa sonuç değişmeyecek" duygusu, sandığa gitmemekten çok daha etkili bir siyasal mühendislik sonucudur. Seçmenin oyunun anlamını yitirdiğine inanması, demokratik siyasetin en önemli dayanağını ortadan kaldırır.

Muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik arayışların bununla sınırlı olmadığı da görülüyor.

"Terörsüz Türkiye" başlığı altında yürütülen süreç, yalnızca güvenlik politikaları açısından değil, önümüzdeki seçimlerin siyasal dengeleri bakımından da değerlendirilmek zorunda. İmralı üzerinden sürdürülen temaslar ve Kürt seçmene yönelik yeni yaklaşım arayışları, iktidarın daha önce kaybettiği bir seçmen grubundan yeniden destek alma çabasının işaretleri olarak okunabilir.

Siyasette kimse kimseye durup dururken gül atmaz.

Hele seçim yaklaşırken...

Bütün bunlara iki önemli gelişmeyi daha eklemek gerekiyor. Bunlardan ilki CHP’de yaşanan ve "mutlak butlan" tartışmalarıyla gündeme gelen süreç. Seçilmiş parti yönetiminin kolluk gücü eşliğinde parti merkezinden uzaklaştırılması görüntüsü, ister istemez Demokrat Parti iktidarının 1950 sonrasında CHP’ye yönelik uygulamalarını hatırlatıyor. Ancak siyasal hayatın ilginç bir cilvesi var: Göreve getirilen eski yönetimin arkasında oluşan kamuoyu desteği, bu operasyonun beklenen sonucu vermeyebileceğini gösterdi.

Seçmen hukuk metinlerinden daha hızlı hüküm verir.

İkinci gelişme ise TBMM Başkanının ifadesiyle "sivil anayasa" hazırlığı.

12 Eylül darbesinin ardından hazırlanarak yürürlüğe giren otoriter anayasanın değiştirilmesine Türkiye’nin ihtiyacı olabilir. Ancak sivil anayasanın hangi koşullarda hazırlanacağı önemlidir.

Eski anayasanın yerine yenisini yürürlüğe sokmak, yeni bir Türkiye kurmaya yetmez.

Bugün yapılan kamuoyu araştırmalarının ortaklaştığı temel noktalardan biri de ekonomidir. Bozulan ekonomik dengeler, ağırlaşan hayat pahalılığı ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler AKP-MHP İttifakı açısından ciddi bir oy kaybı ihtimalini büyütüyor.

Muhalefetin önündeki sorun da tam burada başlıyor. İktidarın yanlışları, muhalefetin doğrularının yerine geçemez. "Onlar gitsin, biz gelelim" siyaseti, iktidara karşı duyulan tepkiyi sandıkta oya dönüştürebilir. Ama ülkeyi yönetmeye yetmez. Bu koşullarda seçmen kimin gideceğini değil, kimin ve nasıl yöneteceğini de bilmek istiyor.

Üstelik değişim Türkiye ile sınırlı değil.

Orta Doğu’da 1990’da başlayan Körfez Savaşı ile açılan parantez, Irak’ın ardından Lübnan ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle yeni boyutlara ulaştı. İran çevresindeki savaş ve gerilimlerin bölgesel dengeleri yeniden şekillendirdiği bir dönemde, ABD’nin bölgedeki varlığını ve yöntemlerini değiştirmeye hazırlanması da Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme.

Güney sınırlarımızın ötesinde yalnızca rejimler değil, güç dengeleri de değişiyor.

Suriye’de ABD destekli güçlerle Şam yönetimi arasındaki ilişkilerden SDG’nin geleceğine; Irak’ın kuzeyindeki yapılanmadan bölgedeki yeni güvenlik düzenlemelerine kadar uzanan gelişmeler, Türkiye’nin önüne eski alışkanlıklarla cevaplanamayacak sorular çıkarıyor.

Böyle bir dönemde Türkiye’nin dış politikasını yalnızca günlük gelişmelere tepki veren bir anlayışla sürdürmesi mümkün değil. Yeni dönemin ne anlama geldiğini, Türkiye’nin bölgedeki yerini ve çıkarlarını nasıl koruyacağını muhalefetin de anlatması gerekiyor. Üstelik yalnızca dış politikada değil. Yerel yönetimlerden merkezi idareye, siyasal partiler yasasından yargının bağımsızlığına, ekonomik düzenlemelerden sosyal politikalara kadar Türkiye’nin nasıl yönetileceği konusunda açık ve anlaşılır bir program ortaya konulması artık ertelenemez.

Yeni Parti açısından durum iktidardan farklı.

Yerel yönetimlerin uğradığı müdahaleler, Türkiye’nin yönetim modelinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor. Merkeziyetçi anlayışın yerine, yetkinin mümkün olduğu kadar halka ve yerel yönetimlere bırakıldığı, kaynakların adil biçimde dağıtıldığı, hesap verebilir ve demokratik bir yerinden yönetim modeli geliştirilmek zorunda.

Ekonomi konusunda da benzer bir zorunluluk var.

Türkiye’ye giren kara paranın nasıl engelleneceği, kayıt dışı ekonominin nasıl küçültüleceği, vergi sisteminin nasıl adil hale getirileceği, üretimin ve yatırımın nasıl yeniden teşvik edileceği konusunda toplumun önüne somut bir program konulmalı.

Muhalefetin yapması gereken, sıkıntıları yeniden anlatmak değil; bunların nasıl çözüleceğini inandırıcı biçimde göstermektir. Ülkenin yalnızca iktidar değişikliğine değil, yönetim anlayışının değişmesine ihtiyacı var.

Bozulan ekonomik dengeler, derinleşen gelir adaletsizliği ve sarsılan sosyal yapı karşısında köklü bir yeniden yapılanmayı savunmayan; devletin işleyişinden yerel yönetimlere, ekonomiden dış politikaya kadar kendi modelini ortaya koymayan bir muhalefetin uzun süre ayakta kalması mümkün değil.

Bu nedenle “AKP gidecek, sıra bize gelecek” anlayışı, günümüz Türkiyesi’nde yeterli olamaz.

Asıl sorun sıranın kime geleceği değil. İktidar sırası geldiğinde, nelerin yapılacağıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Bahattin Yücel Arşivi

Na to Kafa Na to Mermer

03/07/2026 07:00

Ali Kemal ve sonrası

22/05/2026 07:00