Serap Durusoy
Ekonomi yönetiminin refleks kodları hep aynı
Her ay enflasyon rakamı açıklandığında ekonomi yönetiminin yaptığı değerlendirmelerde bir değişiklik görmüyoruz. Her ne kadar enflasyonun nedeni için farklı gerekçeler üretilse de TÜİK tarafından hesaplanan resmi enflasyon verisi beklenti altı ya da beklenti üzeri olduğunda ekonomi kurmaylarının enflasyonu düşürmedeki kararlılık, dezenflasyon politikasının birincil öncelik olduğu, sıkı politikada devam edileceği yönündeki kalıplaşmış söylemlerine tanıklık ediyoruz.
Ekonomi yönetiminin değişmeyen bu refleks kodları ekonomik aktörlerce ve özellikle hane halkı tarafından ne kadar kabul görüyor aslında bunu beklenti anketlerinde görebiliyoruz. Nisan ayı itibariyle 12 ay sonrası enflasyon beklentisinin piyasa katılımcılarında yüzde 23,4, reel sektörde yüzde 33,7 iken hane halkında yüzde 51,6 gibi yüksek bir rakamda olması beklenti yönetimi konusundaki zafiyeti ortaya koyuyor. Ekonomi yönetiminin sarsılmaz bir söylemi olan düşük enflasyona ulaşılacağı inancındaki zayıflığın bir göstergesi olan enflasyon beklentisindeki yükseklik tüketimin öne çekilmesine neden olarak ekonomi yönetiminin talebi baskılama yönündeki çabasını da zedeleyen bir süreci beraberinde getiriyor. Nitekim perakende satışlardaki güçlü yükseliş vatandaşların harcamalarını öne çekme eğiliminin satış rakamlarına yansıdığını gösteriyor.
Dört aylık enflasyonun yüzde 14,4’e ulaşması ve enflasyon gerçekleşmesi ile hedefler arasındaki makasın genişlemesi iki noktaya odaklanmayı zorunlu kılıyor. Birincisi yıl sonu hedefinin yüzde 16 olarak enflasyon aralığı da yüzde 15 ile yüzde 21 bandında bulunacağı ihtimalinin tümüyle inandırıcılığını yitirmesi nedeniyle TCMB’nin yılın ikinci enflasyon raporunda enflasyon hedefinde revizyona gitme olasılığını güçlendirmesi ki küresel kurumların beklentileri de bu yönde. Ayrıca emtia fiyatlarındaki yüksek seyir, arz tarafındaki sorunlar dışında enflasyonla mücadelede inandırıcı olma gerekliliği dikkate alındığında 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığında, mevcut riskler nedeniyle yukarı yönlü revizyon yapılması ihtimalini güçlendirdi. Ancak bu revizyon inandırıcılığı ne kadar besler orası da üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Zira yaşanılan enflasyon ile resmi rakam arasındaki makasın genişliği ve özellikle dar gelirlinin bunu daha net bir şekilde hissetmesi önemli bir noktayı oluşturuyor Bunun da nedeni dar gelirlinin harcama kalemi içerisinde gıdanın, kiranın payının yüksek olması ve bu gelir grubunun yüksek enflasyonu faturalarda bariz bir şekilde yaşaması.
Nitekim Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün yayımladığı İdeal Beslenme Endeksi Raporu, gıda fiyatlarındaki artışın özellikle yoksul kesimi orantısız bir şekilde etkilediğini ortaya koyuyor. Raporda belirtilen düşük gelir grubunun bütçesinin yüzde 30,4’ünü gıdaya ayırdığı dikkate alındığında gıdada görülen aylık yüzde 3,70 yıllık yüzde 34,55’lik artış bu gelir grubunun cebindeki yangını büyütüyor. Haliyle bu durum ücret artış beklentilerini de artırıyor. Ancak AK Parti Grup Başkanvekili Abdullah Güler geçen hafta grup toplantısı sonrası yaptığı değerlendirmede ara zam için herhangi bir çalışmanın olmadığını belirterek kapıları tamamen kapattı.
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek küresel petrol fiyatlarındaki artışın ve enerji şokunun vatandaşın alım gücü üzerindeki etkisini sınırlamak amacıyla uygulamaya konulan eşel mobilin maliyetinin 2 ayda 2 milyar dolar olduğunu belirterek büyük bir fedakarlık yapıldığı değerlendirmesinde bulundu. Ancak dezenflasyon politikası bağlamında vatandaşın yaptığı fedakârlığın büyüklüğü göz ardı edilemez. Zira yüksek enflasyonun hem gelir dağılımındaki uçurumu büyütmesi hem de yaşanan enflasyon değil resmi enflasyon üzerinden zaten düşük belirlenen ücretlerin giderek erimesi dar gelirlinin katlandığı maliyeti daha da büyütüyor. Ücretlerdeki erime açlık sınırının 35 bin 586 TL’ye yoksulluk sınırının ise 112 bin 660TL’ye ulaştığı ülkemizde özellikle geçinme mücadelesi veren dar gelirlinin bu mücadelesini daha da zorlaştırıyor. Bu bağlamda düşük gelir grubunun gıdaya erişiminin zorlaşması marketleri ve pazarları dolaşarak ucuz gıda arayışını sürdürmelerini zorunlu kılıyor.
Tüm bunlar dikkate alındığında her ne kadar ekonomi yönetimince enflasyonun ülkemizin birincil ekonomik sorunu olduğu vurgulansa da gelir dağılımı adaletsizliği ile açlık ve yoksulluk gerçekliği gündemdeki yerini korumaya devam ediyor.