Ekonomideki acı tablo

Bir aydan daha uzun bir süredir dünya ekonomi gündemini ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşının etkileri oluşturuyor. Savaşın ne kadar süre devam edeceği ve gerilimin kapsamı konusundaki belirsizlik haliyle dünya ekonomisini zorlu bir denkleme sürüklüyor ve riskleri artırıyor.

Savaş öncesinde düşen enflasyon ve gevşeyen finansman koşullarının yerini yüksek enflasyon ve zorlaşan finansman koşullarının alacağı bilinen bir gerçeklik. Nitekim S&P, savaşın süresi ve kapsamına bağlı olarak enerji piyasaları ve tedarik zinciri üzerinden enflasyonun artarak uzun vadeli etkiler yaratacağını belirtti. Hatta savaşın yaratacağı etkilerin gelişen piyasalarda not indirim riskini artırabileceği uyarısında da bulundu.

Morgan Stanley ise enerji fiyatlarındaki sıçramanın özellikle Avrupa’da enflasyon riskini körükleyerek yatırımcıları faiz artırım beklentisine yönelttiğini açıkladı.

OECD’nin Küresel Ekonomik Görünüm Ara Dönem Raporu’nda da enflasyonun hedeflerin üzerinde seyrettiği İngiltere, ABD, Türkiye, Brezilya ve Meksika gibi ekonomiler açısından hassas bir dönem yaşandığı ve orta vadeli enflasyon beklentilerinin enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle yükseldiği değerlendiriliyor.

Dünya Ticaret Örgütü ise ABD’nin gümrük tarifeleri ve artan jeo-politik gerilimlerle sarsılan mevcut sistemin artık işlevini yitirdiğini küresel ticaret kurallarının acilen elden geçirilmesi gerektiği çağrısında bulundu.

Öte yandan ekonomik büyümenin baskılanacağı endişesi nedeniyle küresel kurumlar büyüme verilerini de revize etmek durumunda kaldılar.

Elbette ki yaşanmakta olan bu jeo-politik dış şok, dünya ekonomisini kaos ortamına sürüklerken Türkiye’ye faturası da ağırlaşıyor. Her ne kadar Türkiye, Ortadoğu’daki bu savaşa dahil olmamaya çalışsa da enerji bağımlılığından dolayı yaşadığı kırılganlık savaşın ekonomik etkilerinin derinden yaşanmasına neden oluyor. Türkiye’nin enerji darboğazı dışında, yük taşımacılık trafiğinin bozulması, petrol fiyatlarındaki hareketliliğin enflasyonu yukarı yönlü baskılaması, cari açık da görülecek artış, güvenlik, göç, turizm ve bölgesel ticaret kanalları gibi birçok yönden etkileniyor. Her ne kadar ekonomi yönetimi tarafından Türkiye ekonomisinin güçlü ve makro ekonomik şoklara karşı dayanıklılığını koruduğu belirtilse de rezervler eriyor ve sermaye kaçıyor.

Para politikasının etkinliği, kur politikası ve finansal istikrar açısından önemli olan rezervlerde savaş başladığından beri görülen 55 milyar dolar olduğu tahmin edilen kayıp endişe verici. Zayıflayan bu rezervlere kısa vadeli borç oranındaki artışın ve sermaye çıkışındaki yükselişin eklenmesi ise kur şokunun kapıda olduğunu gösteriyor. Bir kur şokunun gerçekleşme durumu beraberinde iflasların daha da artmasına neden olacak. Kapanan şirket oranının 12 ayda yüzde 40’ları aştığı dikkate alındığında rezervlerin kura müdahalede kullanılmasının enflasyonu baskılamaktan öte iflasları önlemek açısından da önemli olduğu gerçeği ile karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Şüphesiz ki iflaslar zaten yüksek olan işsizliği de besleyecek.

TÜİIK 'in yayımladığı Şubat 2026 dönemine ilişkin işgücü istatistiklerine göre, dar ve geniş tanımlı işsizlik yükselişte. Dar tanımlı işsizlik oranı bir önceki aya kıyasla artış göstererek yüzde 8,5 olurken geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 29,9’a yükseldi. İstihdam politikalarıyla eğitim politikaları arasında sürmekte olan uyumsuzluk, her ne kadar yüzde 3,6'lık bir büyüme kaydedilse de kalitesiz ve istihdam yaratmayan büyüme, geleceğe yönelik kaygılar ve iş bulma umudunun tükenmesi ve işgücü piyasasındaki katılıklar bir kez daha işsizlik verisinde kendini gösterdi.

Bir yandan işsizlik diğer yandan gıda enflasyonunun manşet enflasyonunun 3 katına ulaştığı ülkemizde savaş nedeniyle petrol fiyatlarındaki artışın adeta domino etkisi yaratarak her şeyin maliyetini katlaması ama özellikle akaryakıt zamlarının gıda fiyatlarını uçurması bir başka endişe verici yönü oluşturuyor. Zira gıda krizinin boyutunun genişlemesi dar gelirlinin geçinme mücadelesinin daha da zorlaşacağı gerçeğini ortaya koyuyor. Bir diğer gösterge ise elbette ki açlık ve yoksulluk sınırı.

TÜRK-İŞ’in, "Açlık ve Yoksulluk Sınırı" araştırması, Ankara temelli bir araştırma. Elbette ki yaşam maliyetleri iller arasında farklılık gösteriyor. Ancak ortalama bir Türkiye resmi çizmek açısından önemli bir araştırma. Mart 2026 dönemine ilişkin olarak yapılan araştırma sonucuna göre Ankara’da dört kişilik bir aile için açlık sınırının 32 bin 792,74 TL’ye, yoksulluk sınırının ise 106 bin 816,70 TL’ye yükseldiği görüldü. Ayrıca araştırmada tek bir çalışanın yaşama maliyetinin 42 bin 585 TL’ye ulaştığı ve mutfak enflasyonunun aylık yüzde 1,32 arttığı görüldü. Bu bağlamda söz konusu veriler tencerelerde yemek yerine açlığın kaynatıldığı, yoksullukta da eşitlendiğimizi yani kısacası ekonomideki acı tabloyu ortaya koydu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Serap Durusoy Arşivi

Aynı yönde devam

15/01/2026 07:00

Yastık altına umut bağlamak

11 Aralık 2025 Perşembe 07:00