Boray Acar
Hakikat ile hamaset arasında tarih
Tarih, bir sosyal bilim olması hasebiyle verilere dayalı konuşmayı gerektirir. Farklı bakış açıları elbette olasıdır ancak günümüzde şahit olduğumuz düzeyde bir çelişkiler yumağına dönmesi de normal karşılanamaz. Popüler tarih atışmalarının başta gelen aktörlerinden birisi Sultan 2.Abdülhamid… Cumhurbaşkanı’nın da dâhil olduğu bir grup, 2.Abdülhamid döneminde hiç toprak kaybedilmediğini iddia ediyor. Tarihçi Murat Bardakçı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hâlihazır toprak büyüklüğünün iki katı kadar toprağın 2.Abdülhamid döneminde kaybedildiğini kanıtlarıyla anlatıyor. Neden Bardakçı’yı örnek gösteriyoruz? Muhalif değil, muarız değil; aynı kurullarda birlikte çalıştıkları, fikrine itimat ettikleri birisi ve onun söylediklerine taban tabana zıt şeyler söyleyebiliyorlar. Zira amaçları doğruyu aktarmak değil; tarihi, politik ve ideolojik saikler için eğip bükerek yersiz ve düzeysiz kıyaslamalar yapmak...
Sonra da sapla samanın karıştığı bilgi çöplüğü sosyal medyada seviyesizlik alıp başını gidiyor, tarihi şahsiyetlere hakaretamiz ifadelerle saldırılmasına kadar varıyor. Buna sebep olan ve kavgayı başlatan devlet büyükleri olunca avaneleri de buna ayak uyduruyor. İçişleri Bakan Yardımcısı Mustafa Çiftçi, makam odasındaki “Abdülhamid portresi” ile basına yansıdı, üzerine konuşuldu. Ona bunu yaptıran motivasyon neydi? Mesele Osmanlı hayranlığı ise Osmanlı Devleti’nin çok daha fazla anılmayı ve hatırlanmayı hak eden ve siyasi taraf ayırt etmeksizin saygı gören sultanları varken neden onlar değil de Abdülhamid? Rasyonel bir altlığı yok, tamamen dönem siyasetine yaranma gayreti. Bu beyefendi geçmişte de Erdoğan’ı Abdülhamid ile benzeştiren birtakım yorumlar da yapmıştı.
Bu davranış kalıbı bu döneme özgü değil. Tarihi çarpıtmak bizde bir alışkanlığa dönüşmüş durumda. Hiçbir şey yapamazsak tarihi gerçekleri bugünün dinamikleri ile değerlendirerek anakronizme düşüyoruz. Dönem siyasetinden evvel resmi tarih anlatımız bu çarpıtmalara imkân sağlıyor.
İşte dün, 19 Mayıs, Atatürk’ün Samsun’a çıkışını idrak ettik ve resmi bayramı kâh gönülsüz(!) kâh coşkuyla kutladık! Bize empoze edilen bir tarih anlatısı var: “Hain padişaha(!) rağmen başkentten yola çıkan Mustafa Kemal; Samsun’a güneş gibi doğdu, Kurtuluş Savaşı’nı başlattı, düşmanı bozguna uğrattı, Cumhuriyeti kurdu” vesaire… Tarihi bir dönemi anlatmak için bu denli hamasete gerek olmadığı gibi Mustafa Kemal’in dehası da ihmal edilemez. Mustafa Kemal, çok iyi yetiştirilmiş bir Osmanlı Subayı idi. Siyasi ve kültürel birikimini kendi çabalarıyla zenginleştirmiş ve evrensel görgüsünü diplomatik zekâsı ile birleştirerek Yeni Türkiye’nin kurucusu olmuştu. Cumhuriyet, Osmanlı ile başlayan modernizasyon sürecini kurumsallaştırmıştır. Yeni Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal, tüm bunları arkasındaki devlet gücü, silah ve çalışma arkadaşlarının desteği, konjonktürel avantajlar ve şahsi iradesi ile sağlamıştır. Ve bu iradeyi takdir etmek için insanüstü hasletler atfetmek gerekmez. Toplumsal olgunluk; değerlerini efsanelerle değil, gerçeklerle sahiplenmeyi gerektirir.
Toplum olarak, merak etmedikçe bizi gerçeklerle yüzleştirecek tarih okumaları yapmıyor, geçmişi siyasi perspektiften dinleme ve anlama tuzağına düşüyoruz. Eski AKP Milletvekili, Tayyip Erdoğan’ın metin yazarı ve köşe yazarı Aydın Ünal; geçtiğimiz hafta, dönem siyasetini övdüğü bir yazısında Köy Enstitüleri’ni karalıyordu. Bu kurumların öğrencilerini köyden nefret ettirme stratejisi güden torna makineleri olduğunu söylüyor. Her girişimin olumlu ve olumsuz tarafları olduğu gibi Köy Enstitüleri’nin de eleştirilebilecek yanları vardır. Ancak; Köy Enstitüleri köylüyü köyde tutma stratejisinin ürünü olmasının yanında (kimse nefret ettiği yerde durmaz), o günün şartlarında evrensel ölçekte eğitim vermektedir. Hadi buna da bir bakış açısıdır veya görüştür diyelim. Bilmem, hiç köy enstitülerinden mezun olmuş kişilerle hasbihal ettiniz mi? Bugünün eğitim sisteminin başaramayacağı kalitede eğitim görmüş, akademik donanımı ve kültürel derinliği olan ve en az Aydın Ünal kadar da vatanını seven insanlardır. Bu gerçeğin inkâr edilme sebebi; Köy Enstitüleri’nin, bugünün iktidarının siyasi ruhuna ve dünya görüşüne uygun insanlar yetiştirmemiş olmasındandır. Bakın ideolojik aidiyetler nesnel analizlere nasıl da galebe çalıyor. Karşı tarafta da durum bundan farklı değil. Kemalistler de bir dönemin kutsanması üstüne bina ettikleri dogmalarından asla taviz vermezler ve eleştiriye tahammülleri yoktur.
Geçmişi belgeleriyle, nesnel bir perspektiften okuyamadığımız ve bu anlayışla bireyler yetiştiremediğimiz için de Lozan’ın üstünden 100 sene geçtikten sonra olağanüstü şeyler olacağına dair efsanelere inandırılıyor, tarihi şahsiyetleri ve rejimin sembollerini kanunlarla korumak zorunda kalıyoruz.