Boray Acar
Deprem güvenliği mi, seçim mühendisliği mi? (2)
Deprem felaketini sebep ve sonuçlarıyla değerlendirirken hala popülist politikalar izlendiğini, meselenin siyaset üstü bir anlayışla ele alınmadığını önceki yazıda ifade etmiştik. Deprem önlemleri, genel idare ile yerel yönetimlerin mutabakat zemininde yürütülmesi gereken bir güvenlik meselesidir. Ancak, ne ülkeyi yönetenlerin ne de muhalefet cenahının bu konuda sorumlu davrandığını görüyoruz. Muhalefete kısmen hak verebiliriz. Zira seçilmiş belediye başkanlarının -tutuksuz yargılama imkânı da varken- içeri atıldıkları ve işlevsizleştirildikleri bir dönemi yaşıyoruz. Devletin tüm imkânlarıyla köşeye sıkıştırılarak iş yapma kabiliyeti kısıtlanan bir muhalefetten rasyonel akılla hareket etmesini beklemek haksızlık olabilir.
Riskli yapıların yenilenme sürecinin toplum ve müteahhit inisiyatifine bırakıldığını belirtmiştik. Yaşanabilir, modern kent planları yapılması; hak sahiplerine&kat maliklerine yeni yaşam alanlarında haklarının verilmesi gibi bir makro plan yok. Kat maliklerinden herhangi birisinin girişimi ile riskli yapıyı yıktırmak gibi bir imkân var. Ancak yenilemek için kat maliklerinin mutabakatı gerekiyor. Önceden kat maliklerinin tamamının mutabakatı gerekiyordu, yapılan son düzenlemeler ile 2/3 çoğunluğun sağlanması kanunen yeterli oluyor. Sade suya tirit düzenlemeler bunlar. Hâlbuki konu gayet açık: Bir yapı riskli ise yıkılmalıdır, nasıl yapılacağının kuralları devleti yönetenlerce belirlenmelidir, toplum da buna riayet etmelidir. İşte iktidar ve muhalefetin mutabakatına tam olarak bu noktada ihtiyaç var. Mesele bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınır, iktidar ve muhalefetin tam mutabakatı ile kararlar topluma dayatılır ise olası seçim mühendisliği hesapları da ortadan kalkar. Özellikle tekrar etme gereği hissediyorum; ikna veya teşvik etmek değil, dayatmak... Çünkü, eğri oturup doğru konuşalım, mülk fetişisti olan Türkiye toplumunu hangi gerekçeyle olursa olsun, bu konuda ikna etmenin imkânı yoktur.
Hâlihazırda devletin dayatarak yapmadığını, ekseriyetle “mahalle müteahhitleri” ikna yoluyla yapmaya çalışıyor. Önemli ve kurumsal firmaları kentsel dönüşüm süreçlerinde göremiyoruz. Çünkü onlar için kolay ve karlı olan, kupon arsalar üstünden rant yaratmak.. Oysaki bu potansiyel, doğru yönde mevcudun iyileştirilmesine veya yenilenmesine harcansa hem kentler yeni yapılaşmalarla boğulmayacak, hem de riskli yapı stoku eriyecektir. Kupon arsaların yüksek irade(!) tarafından bizzat takip edildiği bir ortamda bu nasıl olur, o da ayrı bir fasıl... Bir yandan ekonominin lokomotifi ilan ettiğiniz inşaat sektörünü ve icracılarını çıkarlarınız doğrultusunda kullanacaksınız, diğer yandan onların oyun alanını kısıtlayarak halk sağlığını önceleyen bir yapılaşma politikası izleyeceksiniz… Hülasa iktidarın böyle radikal bir anlayış değişikliğine gitmesi eşyanın tabiatına aykırı.
Kentler olanca çarpıklıkları ile yenilenmeye devam ederken tam bu noktada denetim sorunları ile yüzleşiyoruz. 1999 Depremi sonrasında çıkarılan Yapı Denetim Kanunu ile yapı denetim firmaları kurularak denetim sorumluluğu bu firmalara verilmişti. İşini meslek etiğine uygun yapan firmaları tenzih ederek söyleyelim; yapı denetim firmalarının kahir ekseriyetinin denetim falan yapmadığını, dokümanda göstermek zorunda oldukları personelin yüzünü dahi görmediklerini de biliyoruz. Bakanlık tarafından belirlenmiş minimum bedeller üzerinden yapılan anlaşmalar müteahhit ile denetim firmasının pazarlığı sonucunda daha da düşürülüp, belediyelerin mal müdürlüklerine yapılan resmi ödemelerin bir kısmı gayrıresmî olarak müteahhide iade ediliyordu. Çünkü müteahhit, denetim firmasını kendisi belirliyor, ticari olarak işine gelmeyen firma ile çalışmıyordu. Yakın dönemde bu konuda düzenleme yapılarak yapı denetim firmalarının havuzdan atanması şartı geldi. Peki, sonra ne oldu? Yoğun itirazlar üstüne müteahhitlere iki firmadan birini seçme hakkı tanındı. Yani başa dönüldü, halk sağlığını ilgilendiren bir konu yine müteahhidin keyfiyetine bırakıldı. Günün sonunda sermayenin ticari çıkarları halk sağlığına galebe çaldı.
Bir diğer mesele, şehrin kimliği hâline gelmiş olan yapıların güçlendirilmesi meselesi... İnşaî jargonda şöyle bir ifade vardır; “Yıkıp yeniden yapsak daha kolaydı be abi…” Kılcal damarlarımıza işlemiş olan kentlileşememe hâli her halükarda kendini gösteriyor. Ayrıca bunun yapılması için kanuni bir engel de yok.
Özetin özeti; halk sağlığını önceleyen devrim niteliğindeki bu dönüşümü hayata geçirecek cesur bir iradeye ihtiyaç var, ötesi de yok..
Son.