Boray Acar
Yeni normalin milliyetçi hezeyanları…
Alışılagelmiş toplumsal normlar, “normal”i belirler. AKP dönemi de Tayyip Erdoğan’ın cisminde vücut bulan bir normlar bütünü ile hayatımıza girdi ve yeni normal olarak zuhur etti. Niyet beyanları, yaptıkları ve vaat ettikleri ile de toplumun kahir ekseriyetinde karşılık buldu. Gezi Parkı Eylemleri, Fethullahçı Yapı ile olan çekişmeler ve darbe girişimi AKP’nin alışılmaya başlanan kimyasını bozdu. Görece özgürlükçü hava dağıldı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurulması ile de otoriter bir baskı rejimine geçildi. Bu hırçınlaşmada temel politikalardaki bariz başarısızlıkların da büyük etkisi oldu. Zira başarısızlıkların çıktıları sandığa yansımaya başlamıştı ve sosyolojik erime durdurulamıyordu. Böyle böyle “Yeni Türkiye” veya “yeni normal”, başka bir boyut almaya başladı.
Rejimin yürütücüleri, güçlü rakiplerini adalet mekanizmasını kullanarak elemine etti; seçimle kaybedilen belediyelerin başkanlarını yargı operasyonları ile etkisiz hâle getirdi, Merdan Yanardağ gibi muhalif gazetecileri casusluk davası adı altında mahkûm ederek susturdu. Mansur Yavaş gibi bir diğer güçlü rakibe ise her gün parmak sallanıyor. Ancak ne yapsalar da toplumsal rıza üretemiyorlar. Kamuoyu araştırmaları da gösteriyor ki bu davaların tarafsızlığına inanan insan (seçmen) sayısı her geçen gün azalıyor. Davalar haklı bile olsa CHP belediyeleri ile sınırlı kalması toplumda alerji yaratıyor.
Bir süredir devam eden farklı bir uygulama da muhalefet partisi belediye başkanlarının iktidar partisi saflarına geçmeleri... Özgür Özel bunun baskı ve tehdit yoluyla yapıldığını iddia ediyor. Öyle bile olsa aday seçimleri konusunda kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın AKP’ye geçmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Yani Tayyip Bey, Köksal’ın yakasına AKP rozeti takacak ve hemen ardından itiraz kültüründen azade bir kalabalık da avuçları patlarcasına alkışlayacaktır. Köksal, DEM Partililerin belediyenin kapısından giremeyeceğini söyleyen bir etnik ayrımcıdır. Rozeti takıp kendisini taltif edecek olan Erdoğan ne diyordu: “Çok şükür, bir etnik kimliği kapıdan sokmayacağız diyen anlayışı partimizde barındırmadık.” Şimdi ne oldu? Belediyeleri ele geçirme hırsı, ilkelere galebe çaldı. Bu tornistanlara alışığız, ilk defa da görmüyoruz. Bu kulaklar, Mavi Marmara baskını hakkında; “Türkiye’den yardım götürmek için günün başbakanına mı sordunuz?” dendiğini bile duydu.
Bir yandan “Terörsüz Türkiye” başlığı altında ikinci çözüm sürecini yürüteceksiniz ve bu süreçte DEM Parti’yi siyasi muhatap/ortak kabul edeceksiniz, diğer yandan DEM Partilileri (esasen Kürtleri) kapıdan sokmamakla övünenlere kucak açacaksınız; nereden baksanız tutarsızlık. Yarın rozet takılmasa ne olur, hükümet ortaklarının beslendikleri sosyolojik damar budur. Geçtiğimiz günlerde ODTÜ Bahar Şenlikleri’nde Türk Bayrağı açarak İlkay Akkaya konserini provoke eden grubun siyasi aidiyetine bir bakın. İlkay Akkaya solcu ve sosyalist bir sanatçıdır. Son dönemde çok sayıda konseri valilik kararları ile yasaklandı. İlkay Akkaya, dava yollarını tıkamak için konser salonlarında teknik arızalar yaratılarak konser vermesinin engellendiğini beyan ediyor. Devlet gücünü kullanan ülkenin muhalefeti olmadığına göre Akkaya’nın varlığının kimi rahatsız ettiği aşikâr. Yine Akkaya, İzmir’de DEM Parti ofisini ziyaret ettikleri fotoğrafların Öcalan fotoğrafları ile birlikte servis edildiğini ve tehditler aldıklarını söylüyor.
Bu durum, Çözüm Süreci’ne öncülük edenler açısından bir samimiyet testi olabilir mi? Veya Öcalan’ı Meclis’e davet edecek kadar el yükselten milliyetçi anlayışın, tabanı ile aynı fikirde olmadığını mı anlamalıyız? Belli ki, süreçten memnun olmayan tek unsur Kürtler değil (hadi, onların haklı gerekçeleri var); Milliyetçi Türk Gençliği de “Terörsüz Türkiye” girişimini pek benimsemiş görünmüyor. Amedspor’u “Beyaz Toros” posterleri ile karşılayanlar da Suriyeli kardeşlerimiz olamaz herhalde!
Bunlar, gündelik siyasetin ideolojik tutarsızlıklarıdır. Ulus Devletler çağının bir zorunluluğu olan milliyetçi dalgayı bir ideoloji olarak benimseyen ve bunun üstüne irrasyonel doktrinler icat eden anlayışın, konjonktürün zorlamasıyla da olsa kitlelerine başka şeyler anlatması kolay değil tabii. Üretimin, bilimin, sanatın ve medeniyet göstergesi olan bilumum gelişmenin etnik ve de dinî bir bağlantısı olmayacağı/olamayacağı ortada iken hâlen daha bunlar üstünden siyaset yapmanın anlamsızlığını anlatmak da idrak etmek de öyle bir anda olacak şey değil.
Eskiler tarih oldu; bari yeni nesiller, etnik homojenliğin kalmadığı ülke topraklarında halk olarak bir bütün olmanın değeri üstüne biraz olsun düşünmeye başlasalar keşke..