Kaya Türkmen
Avrupa’nın Türkiye tereddüdü
Avrupa bugün savunma mimarisini yeniden kurmaya çalışıyor.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, Amerikan dış politikasındaki öngörülemezlik, Orta Doğu’daki savaşlar ve enerji güvenliği riskleri, Avrupa başkentlerini yıllardır erteledikleri bir gerçekle yüzleştirdi: Güvenliklerini NATO’dan koparmak istemiyorlar, fakat NATO’nun Avrupa ayağını güçlendirmeden ve Washington’a bağımlılığı azaltmadan kendi güvenliklerini garanti altına alamayacaklarını artık daha açık biçimde görüyorlar.
Bu nedenle Avrupa’da yeni bir savunma tartışması var. Ortak üretim, mühimmat kapasitesi, hava savunması, insansız sistemler, askeri hareketlilik, savunma sanayii finansmanı ve stratejik özerklik kavramları artık sadece uzmanların değil, liderlerin de gündeminde.
Bu tablonun doğal olarak Türkiye’yi de içine çekmesi beklenir. Çünkü Türkiye NATO üyesi, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar Avrupa güvenliğinin en hassas coğrafyalarının merkezinde. Dahası, son yıllarda savunma sanayii alanında ciddi bir üretim kapasitesi geliştirdi.
Kâğıt üzerinde bakıldığında soru basit: Avrupa savunmasını güçlendirmek istiyorsa Türkiye’yi neden dışarıda bıraksın?
Ama Avrupa başkentlerinde mesele bu kadar basit görülmüyor. Türkiye’nin kapasitesi kabul ediliyor. Türkiye’nin coğrafi önemi reddedilmiyor. Türk savunma sanayiinin geldiği nokta dikkatle izleniyor. Buna rağmen Avrupa’nın Türkiye’yi kendi savunma mimarisinin kurumsal bir parçası haline getirme konusunda ciddi tereddütleri var.
Bu tereddütlerin nedeni Türkiye değil, bugünkü iktidarın Türkiye’yi sürüklediği güvensizlik alanı.
S-400 meselesi hâlâ hafızalarda. Bir NATO ülkesinin Rus hava savunma sistemi alması Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik yönelimi hakkında kalıcı bir soru işareti yarattı. Aynı şekilde Rusya’ya yönelik yaptırımların delinmesi tartışmaları, İran dosyası, Halkbank meselesi ve Ankara’nın Batı ittifakıyla uyumlu davranmak yerine zaman zaman Moskova ile ayrı bir denge siyaseti kurmaya çalışması, Avrupa’da “Türkiye hangi güvenlik ailesinin parçası olmak istiyor?” sorusunu canlı tutuyor.
Buna bir de içerideki demokrasi ve hukuk devleti krizi ekleniyor.
Avrupa açısından savunma mimarisi sadece tank, uçak, insansız hava aracı ve mühimmattan ibaret değil. Güvenlik aynı zamanda güvenilir kurumlar, öngörülebilir karar alma süreçleri, bağımsız yargı, şeffaflık ve demokratik denetim demek.
AB Komisyonu’nun yıllardır yayımladığı raporların ortak sonucu açık: Türkiye, üyelik kriterlerinden uzaklaşmıştır. Yargı bağımsızlığındaki aşınma, medya üzerindeki baskı, siyasi davalar ve keyfi karar alma pratikleri Avrupa’nın güvenlik ortaklığına dair hesabını doğrudan etkiliyor.
Çünkü savunma ortaklığı, ticaret anlaşmasından farklıdır. Bir ülkeye pazar açabilirsiniz, ortak üretim yapabilirsiniz, belirli projelerde işbirliği geliştirebilirsiniz. Ama onu güvenlik mimarinizin içine almak başka bir şeydir. Çünkü bu, stratejik bilgi paylaşımı, ortak planlama, ortak finansman ve kriz anında siyasi güven gerektirir. Avrupa’nın bugün Ankara’ya bakışında zorlandığı şey tam da budur.
Bu nedenle yakın dönemde Türkiye ile Avrupa arasında savunma sanayii alanında ikili anlaşmaların artması şaşırtıcı olmayacaktır. Bayraktar, Hürjet, Eurofighter, ortak üretim, teknoloji geliştirme gibi başlıklarda ilerleme sağlanabilir. Fakat bunlar Türkiye’nin Avrupa savunma düzenine tam anlamıyla dahil edildiği anlamına gelmeyecek. Bunlar daha çok ihtiyatlı, sınırlı ve çıkar temelli işbirlikleri olacak.
Asıl düğüm siyasidir. Türkiye’nin Avrupa savunma mimarisine gerçek anlamda dahil olabilmesi için Avrupa’nın Türkiye’ye yeniden güvenmesi gerekir. Bu güven, sadece “jeopolitik önemimiz var” denilerek kazanılamaz.
Coğrafya önemlidir ama yeterli değildir. Savunma sanayii kapasitesi önemlidir ama tek başına belirleyici değildir. Avrupa’nın aradığı şey, yönü belli, kurumları çalışan, hukuk devleti ilkesine dönen, NATO içindeki taahhütleriyle çelişmeyen, dış politikasında öngörülebilir bir Türkiye’dir.
Bu da bugünkü iktidar anlayışıyla mümkün görünmüyor.
Türkiye’nin Avrupa güvenliğinin doğal parçası olması için önce kendi demokratik zeminini onarması gerekiyor. İktidar değişikliği bu yüzden sadece iç politika meselesi değil. Aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde güven tazelemesinin, Avrupa ile savunma alanında daha derin bir ortaklık kurmasının ve Türkiye’yi yeniden kurallı dünyanın güvenilir aktörlerinden biri haline getirmenin ön şartı.
Erdoğan’ın Avrupa Günü mesajında dile getirdiği gibi, Türkiye’nin yer almadığı bir Avrupa mimarisi eksik kalabilir. Ama bugünkü iktidarın görmediği gerçek şudur: Türkiye’nin jeopolitik öneminin Avrupa’nın kapılarını kendiliğinden açacağı düşüncesi artık ikna edici değildir.
Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Fakat Avrupa’nın güveneceği Türkiye, kuralsızlığı dış politika esnekliği sanan bugünkü yönetim anlayışıyla değil, hukuk devleti, demokrasi ve öngörülebilirlik üzerine yeniden inşa edilecek bir Türkiye’dir.
Bunun da yolu açıktır: Türkiye’de sadece iktidarın değil, yönetim anlayışının da değişmesi gerekir.