Kaya Türkmen
Sanık sandalyesindeki avukat
Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın savunmasını okurken insanın aklına şu soru takılıyor: Bir ülkede avukat neden yargılanır? Müvekkilini savunduğu için mi, dosyadaki açıkları gösterdiği için mi yoksa iktidarın yazdığı siyasi senaryoya hukuk diliyle itiraz ettiği için mi?
Bu soru yalnızca Mehmet Pehlivan’ı ya da Ekrem İmamoğlu dosyasını ilgilendirmiyor. İş çok daha büyük. Durum çok daha vahim. Çünkü avukatı sanık sandalyesine oturttuğunuzda, aslında savunma hakkını da sanık sandalyesine oturtmuş oluyorsunuz.
Avukatı müvekkilinin kaderine ortak ettiğinizde, yurttaşın mahkeme önündeki son güvencesini de ortadan kaldırmış olursunuz. Mesele bir kişinin tutukluluğu olmaktan çıkar, herkesin hukuk güvenliği meselesine dönüşür.
Pehlivan’ın karşı karşıya bırakıldığı resmî suçlama “suç örgütüne üyelik”. Pehlivan’ın savunmasına göre bu suçlamanın altı, büyük ölçüde avukatlık faaliyetiyle dolduruluyor: soruşturmayı takip edecek avukatları organize etmek, müvekkillerle temas kurmak, dosyadaki ifadeleri öğrenmeye çalışmak ve itirafçı beyanlarında geçen tartışmalı iddialar. Tam da bu yüzden mesele, bir avukatın kişisel dosyasını aşarak savunma hakkının kriminalize edilmesi tartışmasına dönüşüyor.
Pehlivan savunmasında, “sanık sıfatını kabul etmiyorum, burada İmamoğlu’nun avukatı olarak bulunuyorum” derken bu noktaya işaret ediyor. Bu kişisel bir itiraz değil, mesleğin varlık sebebini hatırlatan bir cümle. Avukat, iktidarın makbul gördüğü kişileri değil, savunmaya ihtiyacı olan herkesi savunur. Savunduğu kişi güçlü de olabilir, güçsüz de. Popüler de olabilir, hedef haline getirilmiş de. Hukuk devleti, savunmanın da iddia makamı kadar meşru sayıldığı yere denir.
Bu ilke çökerse geriye o gerim gerim övündükleri adalet sarayları kalır ama insanların adalete olan inancı kalmaz. Cübbeler kalır, kürsüler kalır, usul kelimeleri kalır, fakat mahkeme yurttaşın zihninde hakkın arandığı yer olmaktan çıkar, korkunun üretildiği yere dönüşür. Oysa savunma hakkı muhalif siyasetçinin lüksü değil, her yurttaşın sigortasıdır. Bugün bir belediye başkanının avukatı için geçerli sayılan muamele, yarın bir işçinin, bir gazetecinin, bir öğrencinin avukatı için de emsal olur. Oluyor da.
Türkiye’de uzun süredir bu iktidar önce siyasi hedefi belirliyor. Sonra o hedefe uygun dosya aranıyor. Delil yetmediğinde kanaat, kanaat yetmediğinde tanık beyanı, o da yetmediğinde “etkin pişmanlık” adı altında yeni bir hikâye devreye giriyor.
Pehlivan’ın Brezilya’daki Lula davasına yaptığı gönderme boşuna değil. Orada da yolsuzluk iddiaları, tutuklama ve siyasi yarışın yargı eliyle şekillendirilmesi iç içe geçmiş, hukuk siyasetin silahı haline getirildiğinde yalnız bir liderin değil, bütün bir demokrasinin yara aldığı görülmüştü.
Böylece hukuk, hakikati araştıran bir mekanizma olmaktan çıkıyor, önceden verilmiş siyasi kararın kılıfı haline geliyor. Tutukluluk tedbir olmaktan çıkıp cezaya dönüşüyor. İddianame yargılamanın başlangıcı değil, kamuoyu önünde mahkûmiyetin ilanı gibi kullanılıyor.
Pehlivan’ın savunmasındaki en çarpıcı ayrım bu nedenle “delil” ile “bahane” arasındaki ayrım. Normal bir hukuk düzeninde tutuklama için delil gerekir. Bugünün Türkiye’sinde ise çoğu zaman önce tutuklama geliyor, sonra onu taşıyacak bahane aranıyor. Bu bahane bazen bir telefon görüşmesi, bazen bir toplantı, bazen bir avukatlık faaliyeti, bazen de sonradan şekillenen bir ifade oluyor.
Bu tabloyu daha da ağırlaştıran şey, itirafçı mekanizmasının baskı aracına dönüşmesi. Etkin pişmanlık, hakikate ulaşmanın yolu değil, özgürlüğe kavuşmanın pazarlığı haline gelince ortaya çıkana hukuk denemez. Bu mekanizma kötüye kullanıldığında insanlara “gerçeği söyle” demek yerine, “kurulan hikâyeye uyarsan kurtulursun” mesajı verilmiş oluyor. Böyle bir düzende ifade, gerçeği ortaya çıkaran delil değil, özgürlük vaadiyle alınmış beyana dönüşüyor.
Seçimle yenemediğiniz rakibi yargı yoluyla yarış dışına itmeye çalışırsanız, yalnız rakibinizi değil, demokrasinin kendisini de yaralarsınız. Siyaset, sandıkta kurulması gereken rekabeti adliye koridorlarına taşıdığında, milletin iradesi de yargı süreçlerinin gölgesinde kalır.
Bu yüzden Pehlivan’ın savunması yalnızca bir avukatın kendisini savunması değil. Savunma makamının, mesleki onurun ve yurttaşın adil yargılanma hakkının savunusudur.
İmamoğlu’nu seversiniz ya da sevmezsiniz. CHP’ye oy verirsiniz ya da vermezsiniz. Ama avukatın avukatlık yaptığı için hedef alınmasına sessiz kalırsanız, yarın kendi hakkınızı arayacağınız son kapıyı da bugünden kapatmış olursunuz.
Türkiye’de yargı, siyasi rekabetin sopası mı olacak, yoksa yurttaşın son sığınağı mı? Eğer avukatlık suç, savunma faaliyeti örgüt üyeliği, itiraz da mahkûmiyet gerekçesi haline getiriliyorsa, ortada sadece bir dava yoktur. Ortada hukuk devletinin ağır bir sınavı vardır.
Ve bu sınavda unutulmaması gereken basit gerçek şudur: Savunmanın susturulduğu yerde adalet de susar.
Mehmet Pehlivan bugün savunmasına devam edecek. Kendisine en içten dayanışma duygularımı gönderiyorum.
Sık dişini kardeşim. Geçecek bunlar.