Yağız Kutay
Teşvikte koşul yoksa, getiri de yok
Bir devlet düşünün. Yılda milyarlarca lira teşvik dağıtıyor. Vergi indirimi, ucuz kredi, arsa tahsisi, gümrük muafiyeti. Peki karşılığında ne istiyor? Kâğıt üzerinde bir şeyler istiyor belki ama pratikte takip edemiyor, ölçemiyor, sorgulayamıyor. İşte tam da bu, Türkiye dahil birçok devletin teşvik sisteminin kronik hastalığının özeti. Parayı veriyoruz ama yol göstermiyoruz.
Mariana Mazzucato ve Dani Rodrik’in Industrial and Corporate Change dergisinde yayımlanan makalesi bu meselenin röntgenini çeken önemli bir çalışma. Sorduğu soru basit ama kritik. Devlet özel sektöre kaynak aktarırken somut koşullar koyuyor mu? Koyuyorsa izleyebiliyor mu? Ve kamu parasının yarattığı değerden toplum pay alabiliyor mu? Güney Kore’den Almanya’ya, İsrail’den İngiltere’ye kadar farklı ülke deneyimlerini inceleyen çalışma, koşulluluğun iyi tasarlandığında hem özel sektörü hem kamuyu büyüttüğünü gösteriyor. Aksi halde teşvik, karşılıksız bağışa dönüşüyor.
TÜRKİYE NEREDE TIKANIYOR?
Üç temel sorun var. Birincisi, yönlendirme eksikliği. Teşvikler sektörel ve bölgesel ayrıma göre veriliyor ama “bu desteği aldıktan sonra ne yapacaksın” sorusu yeterince sorulmuyor. İsrail’de devlet, Ar-Ge desteği verdiği firmalara ürünü yurt içinde üretme ve kâr paylaşımı koşulu koyuyor; firmalar kârlı hale geldiğinde devlete telif ödüyor. Türkiye’de teşvik alıp üretimi başka ülkeye taşıyan firmaların öyküleri ise yabancı değil.
İkincisi, risk-getiri dengesizliği. Devlet riski alıyor ama getiri tamamen özel sektörde kalıyor. Almanya’nın KfW enerji verimliliği programında her harcanan 1 Euro devlete 4 Euro olarak dönmüş, 64.000 istihdam yaratılmış. ABD’nin CHIPS Yasası’nda hisse geri alımı yasaklanıyor, projeler düzenli denetleniyor. Türkiye’de kamu desteğiyle büyüyen firmaların kamuyla böyle bir getiri paylaşımına girdiği örnek neredeyse yok.
Üçüncüsü, ölçme kapasitesi yetersizliği. Teşvik sonrası denetim genellikle “yatırım tamamlama vizesi” ile sınırlı kalıyor. Yatırım yapıldı mı, belge kapatıldı mı? Tamam. Ama o yatırımın ekonomiye gerçek katkısı ne oldu, istihdam vaadi tuttu mu, ihracat büyüdü mü? Bu soruları sistematik olarak soran bir yapımız zayıf. AB İlerleme Raporları yıllardır aynı tespiti tekrarlıyor: devlet yardımlarının şeffaflığı ve denetimi yetersiz.
Ne Yapmalı?
Teşviklerin “yatırım çekme aracı” olmaktan çıkıp bir “toplumsal sözleşme” haline gelmesi gerekiyor. Bunun için “Devlet Teşvik Teşkilatı (DTT)” benzeri bir yapı kurulabilir. Bu yapı, teşvikin tasarımından denetimine kadar tüm süreci yönetir. Devletin ağırlığıyla denetim yapılırken, özel sektörün hızıyla karar alınan hibrit bir model kurmak mümkün.
Üstelik bu fikir havada değil. Economic Development Board teşvik alan firmaları adeta bir “hesap yöneticisi” gibi birebir izliyor. Korea Development Institute bünyesindeki PIMAC birimi kamu yatırımlarını bağımsız biçimde değerlendiriyor. European Commission ise üye devletlerin desteklerini dış uzman raporlarıyla denetliyor.
Getiri paylaşımı mekanizmaları eklenebilir. Kamu desteğiyle büyüyen firma, belirli bir kâr eşiğini aştığında kamuya telif ödeyebilir.
Teşviklere yeşil dönüşüm koşulu konulabilir. Bu hem AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’na hazırlık olur hem ihracatçıların rekabet gücünü artırır. Ve belki en önemlisi, kurulan DTT, verilen teşvikleri değerlendiren kurumu gibi çalışabilir. Çünkü bugün teşvikleri veren de denetleyen de genellikle aynı kurumlar.
Teşviklere “yerel katkı” koşulu konulabilir. İskoçya’nın ScotWind programında rüzgâr enerjisi yatırımcılarından yerel tedarik zinciri geliştirme taahhütleri alınıyor. Türkiye’nin organize sanayi bölgelerinde benzer bir model, yerel ekonomilere ciddi katkı sağlayabilir.
“Koşul koyarsan yatırımcıyı kaçırırsın” diyenlere hatırlatmak lazım: ABD’nin CHIPS Yasası 39 milyar dolarlık fonlamayla 250 milyar doları aşan özel yatırımı tetikledi. Koşulluluk ciddi yatırımcıyı kaçırmaz. Aksine çeker. Çünkü ciddi yatırımcı öngörülebilir, hesap verebilir bir sistemi tercih eder. Koşulluluk düzgün işlediğinde vergi gelirleri artar, teknoloji yayılır, haksız rekabet azalır. Devlet de kazanır, özel sektör de. Yani koşulluluk bir ceza değil, bir oyun kuralı. Oyunun kuralları belli olmadığında işte o zaman firmalar ve müteşebbisler devletten uzaklaşır.
2025’te yenilenen teşvik mevzuatı bu dönüşüm için bir fırsat penceresi açıyor. Ama asıl olan zihniyetin değişmesi. Teşviği bir bağış olarak değil, bir anlaşma olarak görmek. Devlet yol göstermeli, özel sektör yürümeli ve bu yolculuğun meyvelerini toplumun tamamıyla toplamalı. Yoksa teşvik, adıyla kalır; dönüşümle değil.