Yağız Kutay
Hafızasıyla direnen eğitim kurumu: Bilgi Üniversitesi
Bir gece yarısı mezunu olduğum Bilgi Üniversitesi’nin kapandığı haberiyle irkildim. Kendimi bir anda Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulan TED Ankara’dan mezun lise talebesi gibi hissettim. Sanki diplomam elimden alınmıştı. Çok garip bir duygu…
Mezunlar devreye girdi. Öğrenciler direndi. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan haklı itirazları duydu, kapatma kararı iki gün sonra iptal edildi. Haksızlığı ortadan kaldıranlara teşekkürler. Her şeye rağmen.
Kurumlar, özellikle üniversiteler, kuruluş tarihleri ile değerlidir. Dünya üzerinde yüz, iki yüzyıllık üniversiteler var. Bizde de Mülkiye, Tıbbiye bu statüdedir. En köklü yeni nesil üniversitelerden olan 30 yıllık üniversitemin hayata dönmesi dışında benim Bilgi ile tanışmam, hukukum biraz da kişisel. İzninizle kapanış kararı üzüntüsü ve açılma sevinci üzerinden bir eğitim yuvasının insanlar üzerindeki etkisini sizlerle paylaşmak isterim.
YENİ NESİL ÜNİVERSİTE MODELİ
Bilgi ile aşinalığım aileden geliyor. 1990’lı yılların başında, dil eğitimi için Londra’da bulunan babam; meslektaşları ve arkadaşları Hakan Akarcalı ile Oğuz Özerdem’in anlattığı Alo Bilgi’yle başlayan sermaye edinme hikâyelerini yıllar sonra benimle paylaştı.
Ankara’da Bilkent’in 1984’teki kuruluşuyla Türkiye yeni nesil üniversite modeliyle tanıştı; İstanbul ise bu modeli Bilgi, Koç ve Sabancı gibi kurumlarla 1990’larda keşfetti. Koç ve Sabancı’nın arkasındaki holdinglerin mali gücü tartışılmazdı, ama geriye dönüp baktığımızda Bilgi’nin adı gibi akademik özgürlük anlamında en güçlüsü olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Böylelikle Bilgi, 1996 yılında kurulurken en eski dördüncü vakıf üniversitesi olarak tarihe geçti. hem de devlet desteği olmadan.
Babam Metin Işık’ın, gazeteci Çiğdem Ercan, Oğuz Özer ve Yiğit Ekmekçi ile birlikte; TRT eski Genel Müdürü, dönemin Ankara Milletvekili Şaban Karataş’ın da katkısıyla üniversitenin kuruluşunda yer aldığını büyürken dinledim.
Üniversite kavramını daha yeni öğrendiğim o günlerde, kuzenim İlkan Işık’ın Murat Belge’nin öğrencisi olduğu dönemde Bilgi ikinci kez hafızama kazındı.
London School of Economics iş birliğiyle kurulan İstanbul School of International Studies, devamında İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne dönüştü. Ben de 25 yıl sonra aynı programdan ekonomi-işletme diplomasını almaya hak kazandım.
Yıldıray Oğur’un tüm boyutlarıyla ele aldığı “Paralel Eski Türkiye’ye de Veda” yazısından yer yer alıntı yapacağım. Zira kendisi çok kapsamlı biçimde anlattı.
Farklı ideoloji ve görüşler aynı koridorlarda ders verdi. Solcular, liberaller, Kemalistler, ulusalcılar… Dönemin ruhunu yakalayan yenilikçi paneller üniversitenin itibarını her geçen yıl biraz daha yukarı taşıdı. John Nash, Eric Maskin, Reinhard Selten ve Roger Myerson’ın sahneye çıktığı Oyun Teorisi Dünya Kongresi, kendi alanım olduğu için aklımda kalan en somut örnek. Bölümümde Asaf Savaş Akat, Burhan Şenatalar, Aylin Seçkin ve Rıza Ergün Arsal ile geçen yıllar ise başlı başına bir şans.
Bu birikim kâğıda da döküldü. 2000’de kurulan Bilgi Yayınları, yerli akademisyenlerin çalışmalarını raflarla buluşturdu; hukuk, göç, ekonomi, siyaset, medya, sanat tarihi, felsefe… Bir kısmı İngilizce basılıp yurt dışında ders kitabı olarak okutuldu. 2017’de Türkiye Yazarlar Birliği’nin “En İyi Kamu Yayıncısı” ödülünü alan yayınevi, 600’ü aşkın kitabıyla sessiz sedasız büyüdü.
ÖZGÜRLÜKÇÜ KİMLİK
Yıldıray Oğur’un yukarıda bahsettiğim yazısında özetlediği gibi, Bilgi’nin özgürlükçü duruşu yalnızca kurucu kadronun çeşitliliğiyle sınırlı değildi; bunu kurumsal bir reflekse dönüştürebildi. 28 Şubat döneminde başörtüsü yasağını uygulamayan nadir üniversitelerden biri oldu. 32. Gün başta olmak üzere pek çok konferansa ve öğrenci kululuşuna ev sahipliği yaptı.
Dezavantajlı bölgeleri geliştirme hedefiyle ortaya çıkan Bilgi, Kuştepe kampüsünde daha kimse o mahallelere girmeyi hayal bile edemezken bölgede yaşayan yerel halkla içli dışlı olmamızı sağlayarak 90’ların özgür tartışma ve liberalleşme furyasının somut bir tezahürü oldu. Türkiye’de “kampüs” kavramını şehrin dışındaki izole, steril alanlardan çıkarıp kentin en yaralı, en dezavantajlı mahallelerinin tam kalbine yerleştiren bu vizyon aslında cesur bir sosyal deneydi. Plazalardan veya korunaklı sitelerden gelen öğrencilerin Kuştepe’nin Roman sokaklarındaki çocuklarla aynı kaldırımda yürümesi, “öteki” ile doğrudan ve aracısız bir karşılaşma alanı yarattı. Okul için değil, yaşam için öğrenmeli mottosunu öğrencileri yaşatmaya devam etti yıllarca.
Çikolata kaplı Dolapdere kampüsü ise bambaşka bir hikâye. Ana kampüslerden biri olarak başladı; ancak zamanla bulunduğu alan küçüldü ve günümüzde nostaljik bir kampüs olarak kaldı. Tıpkı Kuştepe gibi Dolapdere de göçmenlerin ve işçi sınıfının yoğunlaştığı zorlu bir coğrafyaydı. Bilgi, bu iki kampüsle adeta kentin çeperinden merkezine uzanan sosyolojik bir köprü kurdu; korunaklı dünyalardan gelen gençlerle Dolapdere esnafını aynı sokak dokusunda buluşturdu. Bugün o mahallelerin geçirdiği dönüşüm büyük ölçüde gentrification’ın gölgesinde kalmış olsa da Bilgi’nin o yıllarda yaptığı bunun tam tersiydi: kendi evleriyle, mahalleleriyle, doğup büyüdükleri yerle bağı koparılan pek çok örneğin aksine, imkânlarını ve sosyal olanaklarını bu bölgelerde herkese açan, kapsayıcı ve bütünleştirici bir alan yaratmak.
Asıl mesele santralistanbul. Hem şehrin içinde olup hem de kampüs olma özelliği taşıyan bu müstesna yer, başta Eyüp ve Sütlüce’de bulunanlar olmak üzere tüm bölge halkına açıktı. Burası, Osmanlı’nın ilk şehir çapındaki elektrik santrali olan tarihi Silahtarağa Elektrik Santrali’ydi. Geçmişte kente fiziki olarak “ışık” veren bu endüstriyel miras, yıllar sonra Bilgi’nin çatısı altında entelektüel bir “aydınlanma” merkezine dönüştü. Türkiye’nin ilk modern sanat müzelerinden birine ev sahipliği yapması, Tamirane gibi ikonik mekânlarıyla İstanbul’un alternatif kültür-sanat başkenti hâline gelmesinde okulun payı büyüktü. Belki şaşıracaksınız ama çok uzun süre dışarıdan gelen misafirleri kimlik bile sormadan kabul ediyordu. Şehre bir zamanlar ışık saçan, kapılarını ve zihnini herkese açan bir sanayi mirası: santralistanbul.
Peki ben bu yazıyı neden yazdım? Kapatma kararının duyulduğu günlerde gördüm ki okuduğum, havasını solduğum o okulun kültürünü ve değerlerini bilmeyen çok insan var. Tarihi ve ruhu bir yana, alelade bir yermişçesine karikatürize eden yorumlar akıp giderken; tam o sırada okulun içinde öğretmenler ve öğrenciler forum kurarak haklarını tartışıyordu. Bu iki sahne yan yana gelince, o kurumu tanıyanlar için anlatmak değil, tanımayanlar için yazmak gerektiğini düşündüm.
Bir üniversite, ürettiği fikirler kadar var olduğu fiziksel alanlarla da anlam kazanır. Bilgi’nin yeniden açılması salt bir kapının aralanması değil, onlarca yıldır bu şehre kazandırdığı entelektüel mirasın sürmesi demek. Kapatmak kolaydır; asıl olan o birikimi ayakta tutabilmektir. Bilgi bunu hak ediyor.
Nice otuz yıllara…