Yağız Kutay
Banksy ne anlatıyor?
Banksy bu sefer Londra sokaklarına takım elbiseli bir adam bıraktı. Elinde tuttuğu bayrak o kadar büyük ki yüzünü tamamen kapatıyor; önündeki boşluğu göremeden yürüyor.
İdeolojik sadakat, tarihte defalarca bu tür bir körlüğü üretmiştir. Bir sisteme olan inanç zamanla o sistemi sorgulamanın önüne geçer; eleştiri, ihanet olarak okunmaya başlar. 1980'lerin sonunda Doğu Bloku'nda tam da bu oldu. Sovyet ekonomistleri sistem çökerken beş yıllık planların başarısını belgeleyen raporlar yazmaya devam etti. Kıtlık vardı, kuyruklar vardı, fabrikalar işlevsizdi; ama resmi söylem büyümeyi anlatıyordu. Bu salt bir yalan kampanyasından ziyade daha derinden bir şeydi: İnsanlar gerçekten inanıyordu. İdeoloji, zamanla gerçekliği yorumladığınız dilin kendisi haline geliyor. Artık bayrak elinizde değil, gözünüzün içinde.
Batı bu hikâyeyi kendi zaferinin kanıtı saydı ve aynı tuzağa düştü. 2000'li yıllarda "piyasalar her şeyi bilir" dogması o kadar derine işlemişti ki mortgage krizinin ilk sinyalleri geldiğinde düzenleyici kurumlar bile verileri farklı okumayı tercih etti. 2008 geldi. Sonrasındaki tartışmalarda şaşırtıcı olan şuydu: Kimse "yanılmış olabiliriz" demedi. Herkes kendi çerçevesini koruyarak krizi açıkladı. Bayrak hâlâ yukarıdaydı.
Bugün tablo farklı değil, sadece bayrakların rengi değişmiş. Korumacılık dalgası yükseliyor, teknoloji tekelleri büyüyor, borç tabanlı büyüme modeli sürdürülemez seviyelere ulaşıyor. Ve bunların her biri samimi gerekçelerle savunuluyor; ulusal güvenlik, inovasyon, istikrar. Ama tarih gösteriyor ki içtenlik, bir fikri doğru yapmaz. Heykeldeki adamın adımı da son derece kararlı.
Şık kıyafet bu noktada kritik. Makroekonomik tablo parlak görünüyor şu an; borsa yüksek, büyüme rakamları tatmin edici. Ama reel ücretler durağan, orta sınıf eriyor, iklim maliyetleri henüz fiyatlanmamış. Yüzeydeki parlaklık ile alttaki yapısal gerilim arasındaki makas her yıl biraz daha açılıyor.
Peki ne yapmalı? Burada reçete sunmak kolaycılık olur. Ama bir yönelim belirtmek mümkün. Geçen yüzyılda iki uç denendi: Biri her şeyi devlete teslim etti, diğeri devleti sahadan çekti. İkisi de enkazla bitti. Şu an ise dünya giderek daha otoriter bir seyir izlerken aynı eski kavgayı sürdürüyor; devlet mi, piyasa mı diye. Bu sorunun kendisi artık yanlış.
Belki cevap ortada değil, ama başka bir yerde: Devletin yönlendirici, özel sektörün üretici olduğu, ikisinin rekabet etmek yerine birlikte inşa ettiği bir model. Devlet orkestrayı yönetmez, ama hangi eserin çalınacağına dair bir vizyona sahip olur. Risk alır, zemin hazırlar, uzun vadeli düşünür. Özel sektör ise bu zeminde gerçekten serbest olabilir. Bu tam anlamıyla ne denenmiş ne de ciddiye alınmış bir formüldür; aşırı devletçilikten de vahşi liberalizmden de farklıdır.
Ama bu modele ulaşmak için önce şu an sahip olmadığımız bir şey gerekiyor: Birbirini dinleyen taraflar. Bayrak yukarıdayken diyalog olmaz, sadece monolog vardır. Farklı görüşlerin gerçekten konuşulabildiği, verinin ideolojiyi ezebildiği bir kamusal alan olmadan hangi modeli kursanız işe yaramaz.
Banksy'nin adamı bronzdan. Yürüyüşü sonsuza dek sürecek.
Dünya’nın geri kalanının sürmek zorunda değil.