Yağız Kutay
Kur şoku kimi kurtarır?
Bugünlerde fısıltı gazetesinden manşetlere taşınan Türkiye’de devalüasyon tartışması yeniden ısıtılıyor. Oysa mesele “kur artsın mı artmasın mı” gibi yüzeysel bir tercih değil; hangi ekonomik zeminde, hangi maliyetle ve hangi sonuç beklentisiyle böyle bir adım atılacağıdır. Bugün Türkiye ekonomisi resesyonda değil. Büyüme yavaşlıyor olabilir ama hâlâ iç talep canlı, kredi genişlemesi dönem dönem hızlanabiliyor ve en önemlisi enflasyon zaten yüksek ve yapışkan. Tam da bu nedenle bugün yapılacak bir devalüasyon klasik ders kitaplarında anlatıldığı gibi “rekabet gücü kazandıran masum bir araç” olmaktan çok uzak.
Resesyonun yaşanmadığı, talebin hala bir şekilde canlı tutulmaya çalışıldığı bir ortamda devalüasyona gitmek, yangına körükle gitmektir. Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnı olan kurdan enflasyona geçişkenlik, son yıllarda yapısal bir karakter kazanmıştır. Geçmişteki yüzde 15-20’lik geçişkenlik oranlarının çok üzerine çıkıldığı, fiyatlama davranışlarının tamamen bozulduğu bir evredeyiz. Yapılacak bir devalüasyon, sadece maliyetleri artırmakla kalmaz; enflasyonun kalıcı, yapışkan ve öngörülemeyen bir seviyede kemikleşmesine neden olur. Fiyatların kura bu kadar hızlı ve güçlü yansıması, ekonominin sinir uçlarını tahrip eden yapısal bir risktir.
RESESYON OLSAYDI NE DEĞİŞİRDİ?
Sıkça sorulan soru şudur; "Ekonomi resesyonda olsaydı devalüasyon işe yarar mıydı?" Teorik olarak, durgunluk dönemlerinde iç talebin bıçak gibi kesilmesiyle birlikte kapasite fazlası oluşur ve rekabetçi kur, bu fazlayı ihracat kanalıyla dünya pazarlarına boşaltmak için bir "tahliye vanası" görevi görür. Ancak Türkiye’nin deneyimi, bu teorinin her zaman beklenen refahı üretmediğini defalarca ispatlamıştır.
Örneğin, 2001 krizi sonrası yaşanan devalüasyon, bankacılık sistemindeki temizlik ve güçlü bir çıpa ile birleştiği için bir "başarı hikayesine" dönüşebilmişti; zira o dönemde kurdan enflasyona geçişkenlik bugünkü kadar kontrolsüz değildi. Öte yandan, 2018 rahip Brunson krizi ve sonrasındaki kur şokları, ekonominin "overheating" (aşırı ısınma) evresinde yakalandığı devalüasyonların nasıl bir stagflasyon bataklığına yol açabileceğini gösterdi.
Türkiye’nin üretim yapısı, ithal girdiye bu kadar göbekten bağlıyken (ara malı ithalatı toplam ithalatın yüzde 70’inden fazlasıyken), devalüasyon ihracatçıyı ihya etmez; aksine maliyet enflasyonuyla boğar. Resesyon ortamında yapılacak bir kur artışı, reel sektörün döviz cinsi borç yükünü sürdürülemez hale getirerek, beklenen büyüme ivmesini "bilanço daralması" ile daha başlamadan bitirir. Dolayısıyla kur artışı resesyonu önlemez, sadece maliyetleri yarına erteleyen ve sonunda daha sert bir toplumsal çakılmaya neden olan "ertelenmiş bir bedel" yaratır. 2001'de bir çıkış bileti olan kur ayarlaması, 2026 Türkiye’sinde sadece yangına atılan bir benzin kutusudur.
PETROL VARSAYIMLARI VE GERÇEKLİK KRİZİ
Küresel belirsizliklerin, özellikle enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısı yadsınamaz. Burada Orta Vadeli Program (OVP) ile gerçek hayat arasındaki uçurum, analitik bir skandal niteliğindedir. OVP’de yer alan 65 USD'lik Brent petrol varsayımı, bugün 77-83 USD bandında salınan gerçeklikle taban tabana zıttır. Sadece bu aradaki fark bile, enflasyon üzerinde yaklaşık 4 puanlık ek bir baskı yaratma potansiyeline sahiptir. Enerji fiyatları bu kadar yukarı yönlü baskı oluştururken, üzerine bir de "kur ayarı" eklemek, enflasyonist sarmalı kontrol edilemez bir boyuta taşır.
Türkiye bugün devalüasyonu kaldırabilecek bir enflasyon dinamiğine sahip değil. Böyle bir adım, rekabet yaratmaz; sadece fiyatları yeniden yukarı sabitler. O noktadan sonra mesele büyüme değil, hasar kontrolü olur.