Yağız Kutay
Tribün Enflasyonu
2008 Nisanında, daha 9 yaşında bir çocukken Kadıköy yolundaydım. Şampiyonlar Ligi çeyrek finali. Rakip Chelsea. O gün ne Ballack’ın orta sahadaki ağırlığı ne de tribünlerin sesi aklımdaydı. Aklımda olan tek şey, o stada girebilmiş olmaktı. O dönem Türkiye’de asgari ücretle çalışan biri bile biraz fedakârlıkla Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline girebiliyordu.
Bu nostaljinin asıl sebebi maçın biletini evde bulmuş olmam. Maçı sahaya epey yakın bir yer olan, bugününün “sushicileri ve purocularının” oturduğu Fenerium Alt G blokta izlemişim. Bilet fiyatı da hemen yanında yazıyordu: 150 YTL. Bugünden bakınca romantik geliyor ama sayı romantik değil, son derece gerçek. Nisan 2008’de o biletin dolar karşılığı yaklaşık 115 dolardı. Bugün ABD enflasyonunu alıp güncellediğinizde karşınıza çıkan sayı 165 dolar civarı. Matematik burada bitiyor. Gerisi ekonomi.
Geçen hafta aynı statta, aynı tribünde oynanan Fenerbahçe–Aston Villa maçının bilet fiyatı 5.450 TL’ydi. Dolar karşılığı yaklaşık 125 dolar. Tabii gerçek kıyaslamayı Şampiyonlar Ligi müsabakasıyla yapmak gerekiyor. Galatasaray–Juventus karşılaşmasında muadil koltuk fiyatı 600 dolardan alıcı buldu. Türkiye’de futbol bileti, dolar enflasyonunu da aşmış durumda. Bu ilk alarm.
Asıl sert çarpışma ise gelir tarafında yaşanıyor. 2008’de net asgari ücret yaklaşık 481 YTL’ydi. O gün bir asgari ücretli, tek maaşıyla, Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline 3 bilet alabiliyordu. Bugün net asgari ücret 28 bin TL. Fenerbahçe’nin Avrupa maçında aynı koltuğu alan kişi maaşın yaklaşık 5’te 1’ni harcıyor. Chelsea maçının gerçek muadili olan Galatasaray–Juventus karşılaşmasında 26 bin TL olan benzer koltuk neredeyse bir asgari ücrete karşılık geliyor. 2008’den bu yana 3 koltuk gücü olan asgarili 1 koltuğa düşüyor. Burada durup şunu sormak gerekiyor. Bu farkı ne açıklıyor? Dolar enflasyonu mu? Hayır. Kur artışı mı? Kısmen. Kulüplerin maliyetleri mi? Mesela 2007–08 sezonunda Fenerbahçe’nin kadro değeri 95 Milyon Euroydu. Bugün 279 Milyon Euro seviyesinde. Yani kulüp euro bazında neredeyse üç kat büyümüş durumda. Ancak aynı yerde biletlerin 4 kat pahalanması kadro değerindeki artışı sollamış durumda. Bilet gelirleri toplam gelir içinde küçük görünse de sınıfsal eşik burada kuruluyor. Dolayısıyla tribün, bir kamusal alan olmaktan çıkıp lüks tüketime dönüştü. Futbol hâlâ “halkın” deniyor ama halk artık sadece televizyonda izleyebiliyor. Stadyumlar dolu ama o koltuklarda oturan sınıf değişti. Bu tercih bilinçli ve sonuçları sınıfsal. 2008’de 95 Milyon Euroluk bir takımı tribünden desteklemek, orta sınıf için hâlâ mümkündü. Bugün 279 Milyon Euroluk bir kadro ise ancak orta sınıf tribünden çekildikten sonra finanse ediliyor. Kulüp euro bazında büyürken, tribün daralıyor. Sonuçta kulüp büyüyor ama onu büyüten kitle küçülüyor.
2008’de Kadıköy’e girebilen o 9 yaşındaki çocuk, bugün aynı yere girmek için önce maaşını, sonra önceliklerini, en sonunda da hevesini bırakmak zorunda kalıyor. Bu yüzden mesele sadece bilet fiyatı değil. Bu bir pahalılık hikâyesi değil. Bu, alım gücünün sistematik biçimde aşındırıldığı bir düzenin tribündeki fotoğrafı. Ve ne yazık ki, o fotoğraf her geçen yıl biraz daha kararıyor.