Tırnaklarla işaretlenmiş büyülü bir kaçış

Seda Hepsev’in son solo sergisi “Büyülü Kaçış”, x-ist’in Gümüşsuyu “Süren Apartmanı” yerleşkesinde 29 Ocak’ta açıldı. 28 Şubat’a kadar seyredilebilecek sergi Hepsev’in bağış yoluyla temin ettiği kumaşlardan ve Zürih’teki ikinci el pazarlarından topladığı malzemelerden ürettiği 25 işini kapsıyor.

Hepimizin hikâyesi…

Resim eğitimini Marmara Üniversitesi’nde tamamlamasının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sanatta yeterliliğini alan sanatçı, cinsiyet politikaları, dil ve kadınlık gibi kavramları sorunsallaştırmasıyla tanınıyor. Seda Hepsev’in etkileyici işleri, toplumsal cinsiyet rollerini; modernizmin değişim ve dönüşümlerinden etkilenen yeni bir perspektifte mercek altına alıyor. Sergiye adını veren “Büyülü Kaçış”, mitoloji konusunda bildiğimiz en ünlü (ve hiç kuşkusuz en önemli) kurama göndermede bulunan özel bir aşamanın ismi aslında.

Joseph Campbell’ın 1949 tarihli “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” isimli çalışması, çağlar boyunca anlatılagelmiş mitolojik öyküleri, destanları ve hatta dini öyküleri inceleyerek, psikanalitik, sosyolojik ve antropolojik analizler ile irdeleyerek genel geçer bir hikâye şablonu çıkarılabilmesini sağladı. Bu nedenle roman ve senaryo yazarlarının kutsal başucu kitabı sayıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çalışmaya göre; her mitolojik anlatının hikâye şeması aslında benzer adımlarla tamamlanan bir çembere benzer. Bu ana şablon, tüm mitolojik anlatıların temelinde bulunur ve her anlatının kahramanı da bu aşamalardan geçmek zorundadır. Dolayısıyla tüm hikâyelerin akışı aslında biraz aynıdır; tespit edebildiğimiz bu ortaklık, monomit kavramı ile açıklanır. Kurama aşina değilseniz de mutlaka bir göz atmanızı, okuduğunuz ve seyrettiğiniz her hikâyeye yeni bir gözle bakmanızı sağlayacak kitabın tamamını okumaya kalkışamasanız bile hakkında birkaç video seyretmenizi öneririm.

İhtiyaç duyduğumuz o kaçışlar…

Joseph Campbell’in anlatılagelmiş her kahramanın benzer adımlarla tamamladığını gösterdiği bu spesifik hikâye anlatım şablonu; edebi eserlerin, romanların aşamalarına göre, kahramanın geçeceği on iki sembolik adımı kapsar. Bu adımların varlığı hikâyede, akıcılığı ve etkileyiciliği belirleyen temel unsur olmakla kalmaz; aynı zamanda kahraman ancak o adımları başarıyla tamamlayabildiği takdirde kendisini gerçekleştirmiş ve erginlenmiş olur. Bu adımların biri de “Büyülü Kaçış” olarak isimlendirilir. Bu basamakta kahraman, tanrısal güçler tarafından kutsanır, kutsanma (ve büyülü iksiri) sayesinde geri döner ve ilahi olan tarafından desteklenerek toplumu değiştirmekle görevlendirilir. Maceranın son aşamasına gelindiğinde bu destek çok önemlidir, çünkü bu görevde ilahi destek bulmadığı takdirde kahraman tek başına dönüştürücü olmayı başaramaz. Mitlerin ve halk hikâyelerinin en şatafatlı, en eğlenceli kısmı bu aşama sayılabilir zira bu aşamada nesneler, doğal varlıklar konuşur, ilahi olanın kahramana görünmesi, yeryüzünde zuhur etmesi anlatıda bu şekilde sağlanır.

Genel bir çerçevede özetlediğimiz bu kısa tanımlama ile birlikte serginin ismini tekrar düşündüğümüzde, Seda Hepsev’in bizlere söyleyecek çok sözü olduğu aşikar.

Sergideki eserlerin ilk intibası, seyircinin zihninde şaşı bak şaşır tadında bir oyun alanı yaratıyor. Mekânının girişinden itibaren bizi karşılayan dokuma parçaları, nasıl algıladığımızı düşünebilmemiz için bilinçli olarak kesinlikten kaçınılan formlara atfettiğimiz figürlere dikkat çekiyor. Bu bilinçli tercih, yine serginin ana malzemeleri temin edilirken yaşanmış bir olayın çerçevesinde kendine yer buluyor. Basın bülteninden alıntılarsak; bir ikinci el pazarında malzeme ararken Hepsev bir anne ve kızı ile karşılaşır, “6–7 yaşlarında bir kız çocuğunun çizdiği kanatlı figür, sanatçı tarafından kelebek, annesi tarafından ise ‘peri’ olarak adlandırılır; oysa çocuk bir sinek çizmiştir.” Bu anekdot ile belirsiz figürler arasında bir eşlik tanımlanıyor ve bu bağdaşıklık, eserlerle gerçek yaşam deneyimleri arasında organik bir bağ kuruyor.

Rengârenk ve sivri tırnaklar…

İnşa edilen bu formu belirsiz figürlerin kurduğu yeni anlatıda da, dünyanın hemen her köşesindeki mitolojik anlatılara referans verilebilecek olan bir “dikiş diken/nakşeden kadın” arketipi, seyirciye doğru uzatılan parmak ile vurgulanıyor. Üreten, yaratan ve eyleyen kadın özne, sivri ve uzun tırnakların sıradanlıktan uzak renkleriyle günümüzde protezlerin büyüsüne kapılmış, her sokakta açılan başka bir nail bar salonunun kapısında kuyruk oluşturan bakımlı modern iş kadınların yeni tahakküm mekanizmasına da atıfta bulunuyor.

Modernizmin etkisiyle okuyan, istediği işte çalışan, istediği ilişkiyi yaşayan, isterse evlenen, evleneceği kişiyi kendi hür iradesiyle seçebilen bu çağdaş kadın tanımı, kadınlara biçilmiş bu yepyeni rolde bakımlı olmak ve güzel görünmek zorunda bırakılmaları ile sonuçlanıyor. Bu zorunluluk yalnızca kapitalist düzenin ideal olarak gösterdiği, estetikli bedenlerin doldurduğu dergi sayfaları ve caddelere iliştirilmiş billboardlarla da sınırlı değil. İşvereninin toplantıya saçlarını fönletip gelmesini beklediği iş kadınlarından evinde hazırladığı kahvaltıyı story attığında yine bizzat hemcinsleri tarafından bakımsız bulunan tırnakları nedeniyle en sert eleştirilere maruz kalan kadınlara kadar uzanıyor ve sınır çizmiyor, ayrım tanımıyor

Özgürlük kavramının sürekli sorgulandığı bir dönemde devamlı kendi bedenini beklenen “estetik güzellik sınırları” içerisinde tutması zorunluluğu ile, yepyeni bir tahakküm biçimiyle karşı karşıya kalan kadının, toplumsal statüsünün, aile kurumundaki yeri ve işlevinin, toplumsal sınıfların sorgulanmasına açılan alanda, bu minik tırnaklı müdahale, tüm eserler arasında bağdaşlık kurmakla kalmıyor, aynı zamanda bir imzaya dönüşüyor.

whatsapp-image-2026-02-16-at-11-49-06-1

Bir sergi, bir mekân, bir şehrin dokusu üzerine son sözler…

Tüm bunların yanında bitirmeden, sergi ziyaretim sırasında ve bu metni hazırlarken aklımdan geçen düşüncelere de değinmek isterim. X-ist’i ilk defa Karaköy’de ziyaret etmiştim sanat galerileriyle dolu bir binada (Nişantaşı’ndaki yerleşkesine yetişemedim). Jumo binası ilk olarak 2017’de kapılarını sanatseverlere açmıştı. O zamanlar binada, Pi Artworks, Galeri Nev İstanbul, artSümer ve Mixer bulunuyordu. Ardından Sanatorium, X-ist, Galer Bosfor, Collect Galeri de kendilerine yer buldu. O yıllara dönersek, elbette sadece birkaç yıl öncesine, hafta içi ve sonu fark etmeksizin fotoğraf gruplarının akınına uğrayan, şehrin en sevimli kitap kafelerinden olan Fil Books’ta her hafta farklı bir sanatçı söyleşisi düzenlenen, kahvenin yanında eşlikçi kitabınızla görece sakin sokaklarda kendi kendinizle date yapabildiğiniz bir yerdi Karaköy. Bir hafta sonu sabahı arkadaşlarla buluşup güzel bir kahve içip sokaklarını fotoğraflayabileceğiniz, kafelerde kitap karıştırırken yeni insanlarla tanışabileceğiniz, tek bir bina beş altı sergiyi art arda görebileceğiniz bir yerdi.

O zamanlar Karaköy’de buluşacağımızda “pasaportsuz yurt dışına çıkıyormuşuz gibi” denirdi. Sonra dilden dile hep Perşembe pazarının da yakında kaldırılacağı, semtin “temizleneceği” iddia edilirdi -ki iyi ki ona da kalkışılmadı-, taksiciler bile bunu anlatırdı. Her sokağı nargile cafelerle bezenmiş, “kültür turizmi” kavramıyla yaşamının hiçbir noktasında karşılaşmamış turistler için her mekânın bangır bangır müziklerle ilgi çekmeye çalıştığı, üç dükkandan birinin balık dürümcü olduğu ve (istisnasız) her birinin tarihi olduğunu iddia ettiği bu yeni haline dönüşeceğini kestirememiştik. Şehrin en güzel manzaralarından birini, Galata Kulesi’nin yükselişini maskeleyeceklerini, böyle bir hadsizliği tahmin ve tahayyül dahi edemezdik.

whatsapp-image-2026-02-16-at-11-48-45

Son zamanlarda yolunuz düşmediyse Karaköy’ü ziyaret etmenizi isterim. Özellikle vapur ile ulaşım sağlayıp Galata Kulesinin önünde belirmiş silüetiyle, en ihtişamlı kent suçlarından biri olarak adını altın harflerle İstanbul tarihine nakşettiren otelin manzaraya katkısını birebir deneyimlemek, birbirinin aynı balık dürümcülerin doldurduğu sokaklara, nargile dumanı balık kokusuna karışmışken kalitesiz müzik semalarında gezinmek ve yozlaşmanın kelime anlamını görmek için en doğru adresin artık Karaköy olduğuna hiç şüphe yok

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aysu Uzer Arşivi