Temiz ve sağlıklı gıda kimin elinde?

Birleşmiş Milletler kuruluşlarından Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve UNICEF’in ortaklaşa hazırladığı ve 21 Temmuz’da Roma’da lansmanı yapılan son küresel gıda güvencesi raporu yine yüzümüzü güldürmedi… “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu 2026 - Sağlıklı bir Diyetin Yüksek Maliyetini Anlamak ve Çözüm Yolları” başlıklı rapor, çarpıcı gerçekleri verilerle ortaya koydu. .

Oldukça uzun ve kapsamlı rapordan verileri ele alalım. Belgeye göre, öncelikle dünyada 2.69 milyar insan sağlıklı bir diyete ekonomik olarak erişemiyor. Küresel gıda enflasyonunun da etkisiyle, besleyici bir gıda sepetinin günlük ortalama maliyeti 4.28 dolara yükselmiş durumda. Bu maliyet, aşırı yoksulluk sınırı olarak belirlenen 3 doların yaklaşık yüzde 40 üzerinde bir rakam. Yani besleyici gıdaya erişmek öyle herkesin harcı değil. Belki daha da trajik olan ise, tabağımızın maliyetini artıran ana unsurların nişastalı temel gıdalar değil, taze sebzeler, meyveler ve kaliteli protein kaynakları olması. Yani en sağlıklı, en yararlı, en gerekli gıdalar, fiyatı en yüksek olanlar. Buna erişimin maliyeti yüksek olduğunda, milyarlarca insan karnını doyurmak için ucuz ve boş kaloriye mahkûm oluyor.

Dünyada obezite oranı %16.2’ye tırmanırken, kadınlarda aneminin %30.7’ye yükselmesinin tam olarak bu yüzden olduğunun belirtildiği rapor, boş kaloriye doysak da, hücrelerimizin açlıktan can çekiştiği gerçeğini ortaya koyuyor.

ŞİRKETLER İKTİDARINDA ÖLEN TOPRAK, SATILAN TOHUM

Bu tablo sadece bir "satın alma gücü" sorununa işaret ediyor olsa, çözümü de ekonomik tedbirlerle belki mümkün olabilirdi. Ancak bu verilerin en temelde bize gösterdiği şey, toprağın fakirleşmesiyle gıda egemenliğinin toplumların ve ulusların ellerinden çıkıp, küresel şirketlere teslim edildiği bir sisteme geçmiş olduğumuz gerçeği.

Önce kapitalist sistemin gereği olan endüstriyel tarım modeli, daha fazla kâr uğruna monokültür (tek tip) üretimi önceledi. Dünyadaki açlığı bitirmek için verimlilik artışı adı altında ağır kimyasal gübre kullanımı dayatıldı. Son raporda dünyadaki tarımsal desteklerin %70’inin taze sebze, meyve veya baklagillere değil, tahıllara, şekere ve yağlı tohumlara ayrıldığını söylemeliyiz. Bunlar küresel tarım devlerinin endüstriyel çarkını döndüren ürünler.

Uzun lafın kısası, bu şirketlerin kurduğu oyunu hep birlikte oynuyoruz. Oyun sürerken toprak giderek canını kaybediyor. Ağır kimyasal ilaç, pestisit kullanımıyla toprağın canlı mikrobiyomunu yok ediliyor. Tek tip ürün ekimi, toprağın yapısını bozan derin sürüm derken gıdaların besin değeri dramatik şekilde düşüyor. Hayvancılık ise hayvanların meradan koparılıp GDO'lu endüstriyel yemlerle tanışmasıyla başka bir evreye çoktan geçti. Etin de sütün de kalitesi bozuldu. Kısacası, dünya devlerine emanet edilen bu düzen, iklim felaketiyle de birlikte toprağın bereketini elimizden aldı. Böyle olunca da, yeni bir sektörün; takviyeler sektörünün eline düştük. Gerçek gıdalardan alamadığımız mineralleri, sağlık sektörünün oluşturduğu takviyelerde aramak zorundayız artık. Bunlara erişimi olmayan milyarlar ise, kof beslenmeyle, yalancı kalorilerle bedenlerinin doyduğunu zannetse de, hücreleri aç.

Gıda sistemi adım adım çöküyor, bunu söylemek lazım. Ancak “her kriz bir fırsattır” mantığından hareket eden sistem, yeni pazarlar yaratarak güya sorunlara çözüm buluyor. Tabii ki bu çözümler bizlere parasıyla satılıyor, hava, su, temiz gıda bedava olacak değil ya… İşte kusursuz bir döngü: Önce toprağı fakirleştirip gıdanın içini boşalt, sonra gıdadan alamadığımız besini plastik şişelerde, yüksek fiyatlı takviye hapları olarak geri sat. Sorunu yaratan, çözümün parçası olabilir mi?... Kötü beslenmenin dünyaya yıllık gizli sağlık maliyetinin 8.1 trilyon dolara ulaştığını ve bu maliyeti vergilerimizle bizlerin, yani bireylerin yüklendiğimizi de anımsayalım.

İNSANLIĞIN GELECEĞİNİN GARANTİSİ

Peki, bu yapısal sorundan bir çıkış yok mu? Bireysel olarak, kendi imkanlarımızla eczane raflarında takviye hapı seçerek toplumsal bir çözüme ulaşmamız pek mümkün görünmüyor. Toplumu temsil etmek üzere seçtiğimiz hükümetlerimizin tüm dünyada gıda sistemlerini bireylerin lehine dönüştürmek üzere adımlar atmaya başlamasının zamanı geldi de geçiyor. Tarımsal desteklerin büyük ölçüde endüstriyel monokültür ürünlerine aktarılması yerine toprağı canlandıran, biyolojik çeşitliliği koruyan ekolojik tarıma, yerel ve küçük üreticiye, besin değeri yüksek taze sebze, meyve ile baklagil üretimine kaydırılması gerekiyor. Bütçelerde tarıma ayrılan kaynakların tam manasıyla kullandırılması şart. Bunu tek bir ülke değil, tüm uluslar insanlığın geleceği için ortak bir kararlılıkla yapmalı.

Temiz gıdanın lojistik, depolama ve semt pazarlarına ulaşım zinciri kamusal yatırımlarla sübvanse edilerek maliyetler düşürülebilir. Gıda, uluslararası çapta bir spekülasyon alanı değil, sosyal politikaların parçası olmalı. Taze ve besleyici bir diyet, her insanın hakkı, insanlığın geleceğinin de garantisi, bunu her birimizin bilmesi gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Esin Sungur Arşivi

Akdeniz boğuluyor

09/08/2026 07:00