Esin Sungur
Krizin maliyetini kim ödeyecek?
Bu yıl ülkemiz önemli uluslararası toplantılara sahne oluyor. Ankara’daki NATO Zirvesi’nden sonra, Kasım ayında da Antalya dünyanın hükümetler arası en önemli iklim buluşması olan COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak için hazırlıklarını sürdürüyor. Kimler katılacak henüz bilmiyoruz ama müzakereciler, bilim insanları ve sivil toplum temsilcileri günlerce sanırım bu yıl en çok şu soruya yanıt arayacak: İklim krizinin yol açtığı kayıp ve zararların bedelini kim ödeyecek?..
Neden bu yıl özellikle bu sorunun tartışılacağını düşünmemin nedeni, henüz bu ay yayınlanan “The Financial Toll of Climate-Induced Crop Losses” (İklim Kaynaklı Ürün Kayıplarının Finansal Bedeli) başlıklı araştırma… Yıllardır uzmanların dilinde tüy bitmesine neden olacak kadar sık söylenen ama bir türlü dikkate alınmayan; “iklim değişikliği tarımı olumsuz etkiliyor” cümlesi artık finansal rakamlarla önümüze kondu. Araştırma, ekonomik kaybı tarihsel sera gazı emisyonlarıyla ilişkilendirerek iklim adaleti tartışmalarına da çok önemli bir veri sundu.
ZARAR GÖRENLERE YÖNELİK YENİ FON İÇİN ÖNEMLİ VERİ
Çalışma, başta iklim bilimci Corey Lesk olmak üzere farklı disiplinlerden araştırmacılar tarafından, International Institute for Applied Systems Analysis (IIASA) öncülüğünde hazırlanmış. Araştırmanın hedef kitlesi hükümetler, bilim dünyası, akademi, kalkınma bankaları, uluslararası finans kuruluşları ve özellikle COP31’de “Kayıp ve Zarar Fonu” ile iklim finansmanını müzakere edecek karar vericiler olarak belirlenmiş. Kayıp ve Zarar Fonu nedir; onu da açıklayalım: “Loss and Damage Fund” adı verilen bu fon, iklim değişikliğinin artık önlenemeyen etkileri nedeniyle zarar gören, özellikle gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlamak amacıyla 2022'de kuruldu ve tüm işleyişi COP28 ve COP29'da şekillendirildi. Şimdi ise COP31'de fonun nasıl finanse edileceği, kimlerin yararlanacağı ve kaynakların hangi ölçütlere göre dağıtılacağı ele alınacak. Bu nedenle, iklim değişikliğinin tarımda yol açtığı ekonomik kayıpları ortaya koyan yeni bilimsel araştırmaların COP31 müzakerelerinde önemli bir referans oluşturmasını bekleyebiliriz.
Araştırmada 2000-2019 yıllarını kapsayan yirmi yıllık dönem incelenmiş. Uydu verileri, küresel sıcaklık kayıtları, yağış rejimindeki değişim, tarımsal verim istatistikleri analiz edilip, insan faaliyetleri nedeniyle gerçekleşen iklim değişikliğinin sıcaklık ve yağış üzerindeki etkisi hesaplanmış. Ardından bu değişimlerin temel tarım ürünlerinin veriminde yol açtığı kayıplar belirlenmiş. Son aşamada ise kaybedilen üretimin piyasa değeri hesaplanarak ülkeler bazında ekonomik maliyet ortaya konmuş. Kısacası bu araştırma ile tarımsal üretimdeki kaybın dünya ekonomisine faturası ortaya çıkıyor.
Araştırma, 2000-2019 yılları arasında iklim değişikliği nedeniyle yaşanan tarımsal ürün kayıplarının küresel ekonomiye yaklaşık 400 milyar dolar maliyetini olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik bu rakama gıda enflasyonu, artan maliyetler, kırsal yoksullaşma, kamu destekleri, tedarik zincirindeki aksaklıklar ya da sosyal maliyetler dahil edilmemiş, demek ki gerçek ekonomik yük bunun oldukça üstünde.
Araştırmada en çok altı çizilen nokta ise, bu maliyetin tüm ülkelerce eşit paylaşılmadığı gerçeği… Düşük gelirli ülkelerde tarımsal kayıpların milli gelire oranı, yüksek gelirli ülkelere göre yaklaşık iki buçuk kat daha fazla. Yani atmosfere en az sera gazı salan ülkeler, tarımda en ağır ekonomik bedeli ödüyor. Bildiğimiz ama ispatlayamadığımız gerçekler artık ispatlı…
ULUSLARARASI İKLİM DAVALARINI GÖRÜR MÜYÜZ?
Üstüne üstlük araştırma, tarımsal kayıpları yalnızca iklim değişikliğiyle değil, bu değişikliğe yol açan sera gazı emisyonlarıyla da ilişkilendiriyor. Araştırmacılar küresel ölçekte en zengin %10'luk nüfusun emisyonlarının yaklaşık 113 milyar dolarlık tarımsal ürün kaybıyla bağlantılı olduğunu hesaplıyor. Çalışmanın tamamlayıcı analizinde ise, “Carbon Majors” denilen veri tabanında yer alan ve aralarında dünyanın en büyük petrol, doğal gaz ve kömür üreticilerinin bulunduğu şirketlerin tarihsel emisyonlarının yaklaşık 119 milyar dolarlık sıcaklık kaynaklı tarımsal kayıpla ilişkilendirilebildiği belirtiliyor. Yani işin esas sorumluları verilerle ortaya konmuş durumda. Şimdilik bu bir şey demek olmayabilir ama ileride uluslararası iklim hukuku açısından şüphesiz ki çok değerli bir veri olarak tarihte yerini alacak. Özellikle iklim değişikliğinden en büyük finansal zararı gören ülkelerin fosil yakıt şirketlerini ve yüksek emisyonlu ülkeleri dava etmesi, bu iklim davalarında bu gibi araştırmaların verilerinin kanıt teşkil etmesi hiç de imkansız değil…
İklim meselesinin artık yalnızca çevre konusu olmadığını, bir tarım, ekonomi, maliye ve gıda güvenliği konusu olduğunu artık hepimiz kabul edelim. Hazır COP31 ülkemizde yapılıyorken kendi iklim politikamızı gözden geçirelim. Enerji ihtiyacı için sadece fosil yakıtlara yaslanmayıp alternatif enerji alanlarındaki yatırımlara daha da hız verelim. Bilimin ışığında bu araştırmanın verilerini inceleyerek dünyada sorunun değil, çözümün parçası bir ülke olma hedefiyle COP31’e gidelim.
ZİRVEDEN ÇOK YEMEKLER KONUŞULDU
Mutfak ne güzel şey; NATO Zirvesi’ndeki iş birlikleri, savunma anlaşmaları, uçak satışları derken zirve bitti. Biter bitmez de liderlere, eşlerine, davetli basına sunulan yemekler, hangi yemeği hangi şefin yaptığı konuları yazılıp çizilmeye başlandı ve biz de gri mi gri gündemin içinde biraz nefes almış olduk! Michelin yıldızlı şeflerimizin önemli yabancı konuklarımıza Türk mutfağının en güzel yemeklerini, en güzel yorumlarıyla sunmaları gerçekten gurur verici. Detayları çokça yazıldı, tekrar etmeyeceğim. Emeği geçenlerin tümünün ellerine sağlık diyelim.
Benim enteresan bulduğum daha ziyade; Türk mutfağının bu son derece kapsamlı sunumunun öncesinde; Türk mutfağının, UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı içindeki şehirlerimizin, UNESCO somut olmayan dünya mirası listesinde yer alan Türk kahvemizin “gastrodiplomasi” kavramının adı da net biçimde vurgulanarak yabancı basına zirve başlamadan bir toplantı ile anlatılması oldu. Hatta konuyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği Peru, Kore örnekleri de verilerek… Adeta teorik bir “gastrodiplomasi 101” dersi gibi bir anlatım yapılmış. Buradan hükümetin iletişim alanında gastrodiplomasiye gerçekten büyük önem verdiğini anlamak mümkün. Mutfağımızın zenginliğini düşünürsek, desteklememiz gereken çok yerinde bir strateji. Zirve sonrasında toplantının gastronomik boyutuna ilişkin çıkan haberlerin hemen hepsinin yerli basında yer alması ise işin bir diğer ilginç boyutu. Gastrodiplomasinin ne olduğunu anlatmak yerine iyi uygulamalarını içeren uluslararası projeler geliştirmeye odaklanırsak bence mutfak kültürümüzle yabancı basının radarına daha fazla girebilir, böylelikle mutfağımızı hak ettiği şekilde tanıtmaya devam etmiş oluruz.