Aylin Kotil
Anaokulundan liseye eğitimin faturası
Eğitimle ilgili güzel haberleri duymayı hepimiz isteriz. Yeni okullar yapılsın, depreme dayanıksız binalar yenilensin, sınıflar kalabalık olmasın, çocuklarımız daha iyi koşullarda eğitim görsün. Derslik sayısının artması da bu nedenle elbette sevindirici bir gelişme.
Fakat bazen bir istatistiğin yanına başka bir istatistiği koyduğunuzda ortaya çok başka bir Türkiye çıkıyor.
2024-2025 eğitim öğretim yılında okul öncesindeki derslik sayısı yüzde 10,4 arttı. Yani yaklaşık 6 bin yeni derslik sisteme eklendi. Buna karşılık aynı dönemde okul öncesi eğitimdeki öğrenci sayısı yaklaşık 213 bin azaldı. Üç-beş yaş grubundaki okullaşma oranı yüzde 51,9’dan yüzde 49’a gerilerken, resmi anaokullarındaki öğrenci sayısındaki düşüş yüzde 38,9’u buldu.
Bir tarafta daha fazla sınıfımız var, diğer tarafta o sınıflara giden daha az çocuğumuz.
İşte üzerinde durmamız gereken mesele tam olarak burada başlıyor.
Çünkü bir ülkede derslik sayısını artırabilirsiniz; ancak aileler çocuklarını o dersliklerin kapısından içeri sokabilecek ekonomik koşullara sahip değilse, yalnızca yeni binalar yapmak eğitim sorununu çözmeye yetmez.
Özellikle okul öncesi eğitimde ailelerin karşısına sadece okulun var olup olmadığı meselesi çıkmıyor. Çocuğun beslenmesi var, ulaşımı var, okulun çeşitli ihtiyaçları için yapılan ödemeler var. Anne ve babanın çalışma saatleri, çocuğu bırakıp alma imkânı, yaşadığı yerdeki okulun erişilebilirliği var. Hepsinden önemlisi, artık aile bütçesinin kaldırabileceği ve kaldıramayacağı şeyler var.
Biz uzun zamandır eğitimde erişimi çoğunlukla “Kaç okul yaptık, kaç derslik açtık?” üzerinden konuşuyoruz. Oysa artık “O kapıdan içeri kaç çocuk girebiliyor” sorusunu sormamız gerekiyor.
Bir anaokulu açılmış olabilir. İçinde öğretmeni, masası, sandalyesi, oyuncakları da olabilir. Ama bir anne çocuğunun servis ücretini karşılayamıyorsa, bir baba evin kirasıyla okul gideri arasında hesap yapmak zorunda kalıyorsa, o derslik kâğıt üzerinde vardır ama o aile açısından yoktur.
Bu yalnızca okul öncesinin meselesi de değil. Aslında anaokulunda başlayan sorun, çocuğun eğitim hayatı boyunca biçim değiştirerek devam ediyor.
Türkiye’de eğitim bütçesinin her yıl büyüdüğü konuşuluyor. Fakat paranın miktarından çok, o parayla bir çocuk için ne yapılabildiğine bakmak gerekiyor.
OECD verilerine göre Türkiye’de öğrenci başına eğitim harcaması 2015 ile 2022 arasında satın alma gücü dikkate alındığında 4 bin 932 dolardan 4 bin 491 dolara geriledi. Aynı dönemde eğitimin kamu bütçesindeki payı yüzde 12,9’dan yüzde 10,6’ya düştü. Türkiye eğitim kurumlarına milli gelirinin yüzde 3,4’ünü ayırırken OECD ortalaması yüzde 4,7 düzeyinde.
Yani bütçe rakam olarak büyüyor gibi görünebilir ama öğrencinin o bütçeden alabildiği eğitim büyümüyor.
Zaten bunu anlamak için OECD raporuna bakmaya da gerek yok. Çocuğunu okula gönderen herhangi bir anne babaya “Devlet okulunda eğitim ücretsiz mi?” diye sormanız yeterli.
Yeni eğitim öğretim yılı yaklaşırken yine servis fiyatlarını konuşuyoruz. Kırtasiyeyi konuşuyoruz. Çantayı, formayı, beslenmeyi konuşuyoruz. Daha çocuk ilk dersine girmeden aile bütçesi çoktan sınava girmiş oluyor.
Bir de devlet okullarında yıllardır tartıştığımız okul aile birliği ödemeleri var. Burada özellikle bir haksızlığın önüne geçmek gerekiyor. Veliden yardım isteyen okul yönetimini bütün bu tablonun sorumlusu ilan edemeyiz; çünkü birçok okul müdürü de en az veliler kadar çaresiz durumda.
Okulun temizlenmesi gerekiyor. Tuvaletlerde sabun ve tuvalet kâğıdı olması, temizlik malzemelerinin alınması, bozulan bir şeyin tamir edilmesi, eksik personelin bir şekilde tamamlanması gerekiyor.
Fakat tüm bu temel ihtiyaçları karşılayacak yeterli kaynak okullara sağlanmadığında, velilerden istenen “gönüllü bağışların” ne kadar gönüllü olduğu da ister istemez tartışmalı hale geliyor.
Elbette yeni okullar yapacağız. Özellikle deprem riski taşıyan bölgelerde güvenli okul binaları yapılması tartışmaya bile açık değil. Kalabalık sınıfları azaltmak için yeni dersliklere de ihtiyacımız var. Bunların hepsi gerekli ve önemli yatırımlar.
Ama yeni okul yaparken mevcut okulun lavabosunda sabun yoksa bir yerde yanlış hesap yapıyoruz demektir. Binayı yapmak yatırım, o binayı yaşatmak da kamusal sorumluluktur.
Devlet okullarında durum böyleyken, özel okullara geçtiğinizde ise bambaşka bir dünya başlıyor.
Birçok aile çocuğuna daha iyi eğitim verebilmek için bütçesini yıllarca zorluyor. Tatilinden vazgeçiyor, başka harcamalarını erteliyor, kimi zaman kredi kullanıyor. Eğitim ücretinin kendisi zaten büyük bir yükken yemek, servis, kıyafet, kitap ve çeşitli ek ücretler eklendiğinde ortaya fahiş rakamlar çıkıyor.
Son günlerde gündeme gelen bir örnek bunun nereye vardığını çok açık gösteriyor.
Türkiye’nin en bilinen özel eğitim kurumlarından birinde bir velinin paylaştığı bilgilere göre geçen yıl yaklaşık 43 bin TL olan 5. sınıf zorunlu kitap ve eğitim setinin bu yılki toplam bedeli 113 bin TL’yi geçti.
Şimdi burada bir dakika durmak gerekiyor. Bir beşinci sınıf öğrencisinin kitapları 113 bin lira olabilir mi?
Üstelik geçen yıl 43 bin lira olduğu söylenen bir paket bir yıl sonra nasıl 113 bin liraya çıkabilir?
Bu rakam yaklaşık yüzde 160’lık bir artış anlamına geliyor. Türkiye’de açıklanan enflasyonun çok üzerinde bir artıştan söz ediyoruz.
Özel okul elbette bir tercihtir. Kimse özel okulun ücretsiz olmasını beklemiyor. Kurumların öğretmeni, binası, personeli, yemeği ve çok sayıda gideri olduğunu da biliyoruz. Ancak “özel” kelimesinin yanına istediğimiz fiyatı yazabileceğimiz anlamına gelmediğini de bilmemiz gerekiyor.
Eğitimin kendisi bir yana, çocukların kullanmak zorunda olduğu kitap ve materyallerde fiyatların bu seviyelere çıkması, ilgili kurumların artık çok daha sıkı bir denetim yapmasını zorunlu kılıyor.
2024-2025 eğitim öğretim dönemine ilişkin okullaşma verilerinden yapılan hesaplamaya göre de 6-17 yaş grubunda yaklaşık 611 bin 612 çocuk eğitim dışında. Bunların 440 bin 850’si 14-17 yaş grubunda. Yani okuldan kopuşun en yoğun olduğu yer lise çağı.
Peki bu çocuklar nereye gidiyor? Bir kısmının cevabını işgücü verilerinde görüyoruz.
TÜİK’in 2025 verilerine göre 15-17 yaş grubunda 882 bin çocuk istihdamda. Bu yaş grubundaki istihdam oranı yüzde 22,8’e ulaşmış durumda. Erkek çocuklarda ise tablo daha da çarpıcı: Okulunda, sınıfında olması gereken neredeyse her üç erkek çocuktan biri çalışıyor.
Bu, yazıdaki bütün veriler arasında belki de en fazla üzerinde düşünmemiz gereken rakamlardan biri. Çünkü çocuklar okuldan kaybolmuyor.
Bir kısmını birkaç yıl sonra sanayideki tezgâhın başında, tarlada, restoranda, atölyede ya da başka bir işyerinde buluyoruz.
İlk bakışta, anaokuluna başlayamayan bir çocukla lisede eğitimini bırakıp çalışmaya başlayan bir çocuk arasında büyük bir fark varmış gibi görünebilir. Oysa her ikisi de eğitime erişimde yaşanan aynı eşitsizliğin farklı aşamalarını gösteriyor.
Çocuğun eğitim maliyetini giderek daha fazla ailenin üzerine bırakırsanız, bir süre sonra eğitime erişimi de ailenin gelirine bağlamış olursunuz.
Parası olan daha iyi okula gider, daha nitelikli eğitim imkânlarına ulaşır, yabancı dil öğrenir, kursa gider, servise biner.
Parası az olan servis hesabı yapar. Daha az olan kırtasiyeyi düşünür. Hiç olmayan ise bir süre sonra çocuğunun eve para getirip getiremeyeceğini düşünmeye başlar.
İşte eğitimde asıl eşitsizlik burada oluşuyor. Bu yüzden meseleyi yalnızca kaç okul yaptığımız, kaç derslik açtığımız ya da eğitim bütçesine kaç trilyon lira ayırdığımız üzerinden konuşamayız. Sınıf sayısını artırmakla eğitime erişimi artırmak aynı şey değildir.
Bir ülke gerçekten eğitime yatırım yapıyorsa bunu yalnızca yaptığı binalardan değil, o binaların içine girebilen çocuklardan anlarız.
Çocuk anaokuluna başlayabiliyor mu?
Devlet okulunda ailesinden para istemeden okuyabiliyor mu?
Okulu temiz mi? Karnı tok mu?
Lise çağında sınıfta mı, yoksa bir tezgâhın başında mı?
Özel okula giden çocukların ailesi de her yıl karşısına çıkan ölçüsüz ek ücretler nedeniyle okuldan vazgeçme noktasına geliyor mu?
Bütün bunların cevabını vermeden “eğitime yatırım yaptık” demenin çok fazla anlamı kalmıyor.
Çünkü eğitimde mesele yalnızca sınıf yapmak değil, o sınıfın kapısını her çocuk için gerçekten açık tutabilmek.
Eğitime asıl yatırım da tam olarak budur.