Aylin Kotil
Gülüşü yarım kalan bir kuşak
Geçtiğimiz hafta boyunca Deniz Göktaş hakkında çok şey konuşuldu. Gösterisindeki espriler tartışıldı, tutuklanma süreci eleştirildi, televizyon ekranlarında günlerce benzer polemikler döndü. Kimileri meseleyi ifade özgürlüğü üzerinden değerlendirdi, kimileri toplumun hassasiyetlerini gerekçe gösterdi.
Ama bütün bu tartışmaların arasında asıl gözden kaçan başka bir şey vardı: Yaşananların milyonlarca gençte bıraktığı duygu.
Çünkü toplumların geleceğini, çoğu zaman yaşanan olaylardan çok o olayların gençlerin zihninde yarattığı duygu belirler.
Bu köşede çoğunlukla çocukları, gençleri ve eğitimi konuşuyoruz. Bir ülkenin geleceğini anlamanın en doğru yollarından biri, gençlerin sadece ne düşündüğüne değil, ne hissettiğine de kulak vermektir.
Anketler, araştırmalar ve istatistikler bize birçok şey anlatır. Ama bir kuşağın ruh hâlini, yaşadığı ülkeyle kurduğu bağı ve geleceğe nasıl baktığını tek başına açıklamaya yetmez.
İşte bu yüzden Deniz Göktaş'ın yaşadığı süreci yalnızca bir komedyenin yargıyla karşı karşıya kalması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Bu olayın gençlerde oluşturduğu hissiyatı anlamadan, bugün yaşadığımız toplumsal kırılmaları da doğru okuyamayız.
Birçok yetişkin, yaşananları "Sınırları aşan bir komedyen, bunun hukuki sonucuyla karşılaştı." şeklinde yorumladı. Gençlerin önemli bir kısmı ise aynı olaya bambaşka bir yerden baktı. Onlar için mesele yalnızca bir komedyen değildi. Kendilerine ve özgürlüklerine yapılmış bir müdahaleydi.
O ters kelepçe yalnızca Deniz Göktaş'ın bileğine takılmadı. Özgürce konuşmak, eleştirmek, mizah yapmak ve korkmadan gülebilmek isteyen milyonlarca gencin umutlarına da takıldı. Bu yüzden gençler o görüntüye yalnızca bir gözaltı fotoğrafı olarak bakmadı; kendi hayatlarına dair güçlü bir sembol olarak baktı.
Aslında bu duygu yalnızca son birkaç haftaya ait değil. Uzun zamandır biriken birçok kırgınlığın üzerine eklenen yeni bir halka. Geçim sıkıntısı, barınma sorunu, işsizlik, eğitim sistemine duyulan güvensizlik, fırsat eşitsizliği ve geleceğe ilişkin belirsizlik zaten gençlerin omzunda ağır bir yük oluşturuyordu. Şimdi bunlara bir de düşüncelerini ifade ederken daha fazla hesap yapmak zorunda kaldıkları hissi eklendi.
Belki de bu yüzden gençlerin hissettiği duygu yalnızca öfke değil.
Biraz kırgınlık... Biraz hayal kırıklığı...
Ve giderek büyüyen bir aidiyet sorgulaması...
Fakat bu noktada gençleri yalnızca sessiz, kırgın ve içine kapanmış bir kuşak olarak görmek de doğru olmaz. Son yıllarda yaşananlar bize başka bir gerçeği de gösterdi. Gençler, kendilerini ilgilendiren meselelerde seslerini yükseltmeyi, haklarına sahip çıkmayı ve dayanışma göstermeyi de çok iyi biliyorlar.
Bunu yakın zamanda hep birlikte gördük. Tutuklu belediye başkanlarının ardından üniversite kampüslerinde, meydanlarda ve sokaklarda en görünür kesim yine gençlerdi. Aynı şekilde birçok toplumsal olayda da kampüslerden meydanlara yürüdüler.
"Biz buradayız." dediler. Sessiz kaldıkları düşünülen bir kuşağın, gerektiğinde ne kadar güçlü bir refleks gösterebildiğini ortaya koydular.
Demek ki mesele gençlerin sessizleşmesi ya da duyarsızlaşması değil. Asıl mesele, seslerinin gerçekten duyulacağına olan inançlarının giderek zayıflaması. Üzerinde durmamız gereken nokta da tam olarak bu.
Çünkü bir toplum için en büyük tehlike, gençlerin itiraz etmesi değildir. İtiraz etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başlamalarıdır. Gençlerin umudunu ve değişime olan inancını kaybetmesi, her iktidarın işini kolaylaştırır. Oysa demokrasiyi canlı tutan tam da o itiraz etme cesaretidir.
Bugünün gençliği önceki kuşaklardan çok farklı bir dünyada yetişiyor. Dünyayı yalnızca televizyon ekranlarından değil, aynı anda onlarca farklı dijital platformdan takip ediyorlar.
Londra'daki bir stand-up gösterisini de izliyorlar, New York'taki bir podcast'i de dinliyorlar, Berlin'deki bir etkinliği de takip edebiliyorlar.
Dünyada mizahın nasıl yapıldığını, ifade özgürlüğünün sınırlarının nasıl tartışıldığını ve farklı toplumların eleştiriye nasıl yaklaştığını anlık olarak görebiliyorlar. Ardından bütün bunları dönüp kendi ülkeleriyle karşılaştırıyorlar. Aradaki fark büyüdükçe ifade alanlarının giderek daraldığını hissediyor, kendilerini daha fazla sıkışmış hissediyorlar.
Bu nedenle eski kuşakların yalnızca bir gözaltı haberi olarak gördüğü bir olay, gençler için çok daha farklı bir anlam taşıyor. Onlar meseleye sadece Deniz Göktaş üzerinden bakmıyor. Kendi yaşam alanları üzerinden bakıyor.
İfade özgürlüğünün, mizahın ve eleştirinin sınırlarının daraldığını düşündüklerinde bunu yalnızca bir komedyenin sorunu olarak değil, kendi geleceklerine dair bir tehlike olarak görüyorlar.
Toplumlar çoğu zaman yaşanan olayların ayrıntılarını değil, hafızalarda kalan görüntülerini hatırlar. Teslim olmaya gelen bir komedyenin ters kelepçeyle götürülmesi de özellikle gençler açısından böyle bir görüntüye dönüştü.
Hukuki tartışmalar zamanla unutulabilir, farklı yorumlar yapılabilir. Ancak o kare yıllar boyu hafızalarda kalacaktır.
Kısa vadede bu görüntüyle iktidar kendi seçmenine bir mesaj vermiş olabilir. Fakat aynı görüntü, milyonlarca gencin hafızasında bambaşka bir anlam kazandı. Bazen tek bir fotoğraf, uzun açıklamalardan çok daha kalıcı olur ve bir dönemin hafızasını şekillendirir.
İşte tüm bu yaşananlardan dolayı, bugün gençlerin önemli bir kısmı kendini güvende hissetmiyor. Daha doğrusu, düşüncelerini ifade ederken daha temkinli davranması gerektiğine inanıyor.
Stand-up gösterilerinin son yıllarda neden bu kadar ilgi gördüğünü de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Gençler o salonlara yalnızca gülmek için gitmiyor. Hayatın ağırlığını birkaç saatliğine dışarıda bırakabilecekleri bir alan arıyorlar.
İşsizliğin, gelecek kaygısının ve üzerlerinde hissettikleri toplumsal baskının arasında, stand-up sahneleri onlar için yalnızca bir eğlence mekânı değil; nefes alabildikleri ender alanlardan biri hâline geliyor.
Çoğu zaman insanı ayakta tutan şey, sorunlarının çözülmüş olması değildir. Aynı sorunları yaşayan başkalarının da olduğunu görebilmektir. Mizah tam da bu yüzden gençler için lüks bir eğlence değil, bir dayanma biçimine dönüşüyor.
Kahkaha bazen insanın "Ben yalnız değilim." diyebilmesidir. Bazen yaşadığı çaresizliği birkaç saatliğine geride bırakabilmesidir. Bazen de bütün olumsuzluklara rağmen umut edebilmektir.
İşte bu yüzden mizaha yönelik her müdahale, gençler tarafından nefes alanlarına yönelik bir müdahale olarak görülüyor.
Tüm bu yaşananların ardından yürütülen iletişim dili de gençlerin dikkatinden kaçmadı. Daha önce birçok olayda gördüğümüz yöntemler bu süreçte de devreye sokuldu. Deniz Göktaş yalnızca yaptığı gösteri üzerinden değil, ailesi üzerinden de hedef gösterildi. Gösteriden alınan kısa kesitler dolaşıma sokuldu, bağlamından koparılan cümlelerle kamuoyu yönlendirilmeye çalışıldı, sosyal medya üzerinden organize linç kampanyaları yürütüldü.
Fakat burada gözden kaçırılan önemli bir gerçek vardı.
Bugünün gençliği bilgiyi yalnızca kendisine sunulduğu biçimiyle tüketmiyor. Bir videonun kısa bir bölümünü değil tamamını izliyor. Farklı kaynaklara aynı anda ulaşabiliyor, karşılaştırma yapabiliyor ve oluşturulmak istenen algıyla gördüğü gerçek arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Belki de bu yüzden eski iletişim yöntemleri artık gençler üzerinde eskisi kadar etkili olmuyor.
Aslında gençlerin rahatsız olduğu şey yalnızca gözaltı görüntüsü değildi. Rahatsız oldukları şey, kendilerine sürekli ne düşüneceklerinin, neye güleceklerinin ve neyi doğru bulmaları gerektiğinin söylenmeye çalışılmasıydı. Çünkü bugünün gençleri yalnızca bilgiye ulaşan değil; bilgi üreten, sorgulayan ve kendi kararlarını vermek isteyen bir kuşak.
Son yıllarda gençlerle ilgili yapılan araştırmaların ortaklaştığı noktalardan biri, geleceğe dair kaygının giderek artması. Ancak okullarda, üniversitelerde ve gençlerle yapılan sohbetlerde hissedilen duygu yalnızca gelecek kaygısı değil. Daha derinde başka bir kırılma var.
O da ait hissedememek...
Bir ülkeye aidiyet, yalnızca o ülkede doğmuş olmakla oluşmuyor. İnsan kendisini ifade edebildiği, dinlendiğini hissettiği ve fikirlerini açıklarken sürekli sonuç hesaplamak zorunda kalmadığı yere ait hissediyor.
Düşüncelerini söylemeden önce kelimelerini tartmak, bir şaka yaparken bile "Acaba yanlış anlaşılır mı?" diye düşünmek, zamanla insanın yalnızca konuşma biçimini değil, yaşadığı ülkeyle kurduğu bağı da değiştiriyor.
Aidiyet duygusu bir anda kaybolmuyor. Sessizce aşınıyor. İnsan önce bazı konularda konuşmamayı tercih ediyor. Sonra eleştirmekten vazgeçiyor. Ardından olan biteni uzaktan izlemeye başlıyor. En sonunda da yaşadığı ülkenin sorunlarını kendi sorunu gibi görmemeye başlıyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Gençler bu ülkeden vazgeçmek istemiyor.
Bu ülkenin de kendilerinden vazgeçmediğini hissetmek istiyor.
Yıllardır eğitimci kimliğimle çocukları ve gençleri gözlemleme fırsatı buluyorum. Onlarla konuştuğunuzda beklentilerinin sanıldığı kadar büyük olmadığını görüyorsunuz. Kusursuz bir ülke istemiyorlar. Hata yapabilen ama hatasından öğrenen, kendilerini dinleyen ve fikirlerine değer veren bir ülke istiyorlar.
Dinlenmek istiyorlar. Anlaşılmak istiyorlar.
Hata yapabilmenin dünyanın sonu olmadığını bilmek istiyorlar.
Fikirlerini söylediklerinde hemen etiketlenmemek, eleştirdiklerinde düşman ilan edilmemek ve bazen de hiçbir şey düşünmeden, korkmadan gülebilmek istiyorlar.
Bir toplumun mizaha verdiği tepki, aslında kendi özgüveninin de göstergesidir. Kendisiyle dalga geçebilen toplumlar güçlüdür. En küçük eleştiriyi bile tehdit olarak gören toplumlar ise zamanla yalnızca mizahı değil, farklı fikirleri de kaybetmeye başlar.
Bir ülke gençlerini yalnızca sınavlarla, diplomalarla ve başarı hikâyeleriyle geleceğe hazırlayamaz. Onlara düşünme cesareti de vermelidir. Sorgulama cesareti de... Yanlış yapabilme cesareti de... Ve gerektiğinde iktidarı da, toplumu da, kendimizi de mizahın diliyle eleştirebilme cesareti...
Mizahın olmadığı yerde korku büyür. Korkunun büyüdüğü yerde insanlar önce susmayı öğrenir. Ardından üretmekten vazgeçer. Sonra da yaşadığı ülkeyle arasına görünmez bir mesafe koymaya başlar. Yaratıcılığın gerilediği bir ülkede ise yalnızca sanat değil; bilim de, eğitim de, demokrasi de nefes almakta zorlanır.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken asıl soru, Deniz Göktaş'ın gösterisinde hangi cümleyi kurduğu değildir. Asıl soru, milyonlarca gencin neden kendisini onun yerine koyduğudur.
Gençler bu ülkeye küsmek istemiyor. Bu ülkenin de onlara sırtını dönmediğini hissetmek istiyor.
Bu sesi duymak, bu duyguyu anlamak zorundayız. Çünkü çocukların ve gençlerin kahkahasını koruyabilen toplumlar, yalnızca bugünü değil, yarınını da korur.
Aksi halde geriye, gülüşü eksilmiş, hayalleri yarım bırakılmış bir kuşak kalır.