Aylin Kotil
Öğretmenlerin sesine kulak vermeden eğitimin sorunlarını çözemeyiz
Ankara'da artık ne yazık ki kimseyi şaşırtmayan görüntüler yaşanıyor. Hakkını arayan işçilerin, emeklilerin, öğrencilerin, kadınların ve vatandaşların karşısına çıkan orantısız şiddet bu kez öğretmenlerin karşısına çıktı.
Yaşadıkları sorunları anlatmak ve taleplerini duyurmak için bir araya gelen özel okul öğretmenleri sert polis müdahalesiyle karşılaştı. Sendika yöneticileri ve öğretmenler ters kelepçeyle gözaltına alındı. Ardından öğretmenler açlık grevine başladı ve günlerdir seslerini duyurmaya çalışıyor. İktidar ise bu çağrıya kulak vermek yerine hak arayan öğretmenlere gazla, gözaltıyla ve baskıyla karşılık veriyor. Şimdi de NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek seslerinin duyulması engellenmek isteniyor.
Oysa özel sektör öğretmenlerinin taban maaş talebi de, mülakat mağduru öğretmenlerin adalet talebi de karşılanamayacak talepler değil. Bunlar, eğitim sisteminin içinde yıllardır biriken sorunların görünür hale gelmiş hâli.
Ancak yaşananlara yalnızca bir protesto eylemi ya da sendikal hak arayışı olarak bakarsak asıl meseleyi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün karşımızda duran sorun yalnızca öğretmenlerin çalışma koşulları değil. Asıl sorun, öğretmenlik mesleğinin giderek değersizleştirilmesi ve eğitimin piyasa koşullarına terk edilmesidir.
Bugün özel okul öğretmenlerinin yaşadığı sorunları konuşurken yalnızca bir çalışan grubunun özlük haklarından söz etmiyoruz. Aynı zamanda çocuklarımızın aldığı eğitimin niteliğini, eğitim sistemimizin geleceğini ve kamusal bir hak olması gereken eğitimin hangi noktaya sürüklendiğini de konuşuyoruz.
Bir ülkenin eğitim sistemini anlamak için bazen müfredatına, sınavlarına ya da okul binalarına bakmak gerekir. Ancak çoğu zaman daha temel bir ölçü vardır: Öğretmenlerine tanıdığı saygınlık ve güvencedir.
Çünkü öğretmenin değeri, aslında eğitime verilen değerin en açık göstergesidir.
Türkiye'de son yirmi yılda özel öğretim kurumlarının sayısında dikkat çekici bir artış yaşandı. İktidarın göreve geldiği 2002 yılında anaokulundan liseye kadar tüm kademelerde yaklaşık bin üç yüz özel okul bulunurken bugün bu sayı on dört bini aşmış durumda. Milyonlarca öğrenci eğitim hayatını özel okullarda sürdürüyor. Devletin omuzlarındaki yükün önemli bir kısmını özel öğretim kurumları üstleniyor.
Bu durumun eğitim sistemi açısından önemli bir katkı sağladığı açık. Devlet, bugün özel okullarda öğrenim gören yüz binlerce öğrencinin eğitimini doğrudan kendi bünyesinde vermek zorunda kalsaydı çok daha büyük bir altyapı ve bütçe ihtiyacıyla karşı karşıya kalacaktı.
Ancak bu büyümenin gölgesinde kalan başka bir gerçek var.
Özel öğretim sisteminin büyümesiyle birlikte özel okul öğretmenlerinin çalışma koşulları giderek ağırlaştı, ekonomik güvenceleri zayıfladı ve mesleki itibarları önemli ölçüde aşındı.
Aslında bugünkü tablonun ortaya çıkmasında önemli bir kırılma noktası bulunuyor. Uzun yıllar boyunca yürürlükte kalan düzenleme gereği özel okul öğretmenlerinin maaşları, devlet okullarında görev yapan emsal öğretmenlerin maaşlarının altında olamıyordu. Kusursuz bir sistem değildi ancak öğretmenleri koruyan önemli bir güvenceydi.
2014 yılında yapılan yasal değişiklikle bu düzenleme kaldırıldı.
Belki o gün bunun yaratacağı sonuçlar yeterince tartışılmadı. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, bu değişikliğin etkilerini açık biçimde gösteriyor. Pek çok özel okul öğretmeni artık asgari ücret seviyesinde veya buna yakın ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Üniversite eğitimi almış, uzmanlaşmış, çocukların eğitiminden sorumlu insanlar geçim mücadelesi veriyor.
Üstelik sorun yalnızca maaşlarla da sınırlı değil.
Özel okul öğretmenleri çoğu zaman devlet okullarındaki meslektaşlarının sahip olduğu iş güvencesinden yoksun çalışıyor. Performans baskısı, veli memnuniyeti kaygısı ve ticari beklentiler birçok kurumda eğitim önceliklerinin önüne geçebiliyor. Öğretmen, eğitimci kimliği ile müşteri memnuniyeti anlayışı arasında sıkışabiliyor.
Kamuda çalışan bir öğretmen de elbette farklı sorunlarla karşı karşıya. Kalabalık sınıflar, bürokratik yükler, sürekli değişen yönetmelikler ve eğitim politikalarındaki istikrarsızlık devlet okullarındaki öğretmenleri zorluyor. Ancak en azından kadro güvencesi ve belirli bir ücret standardı mevcut.
Özel okul öğretmeni ise çoğu zaman yalnızca öğrencisine karşı değil; okul yönetimine, ekonomik baskılara ve işsiz kalma korkusuna karşı da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu durum zamanla yalnızca öğretmeni değil, eğitimin kendisini de dönüştürüyor.
Çünkü eğitim ilişkisinin merkezinden öğretmen çekildiğinde, yerini ticari kaygılar almaya başlıyor.
Oysa eğitim, doğası gereği piyasanın sıradan kurallarıyla yönetilebilecek bir alan değildir. Bir otomobil, bir telefon ya da herhangi bir ticari ürün satın almıyoruz. İnsan yetiştiriyoruz. Bir ülkenin geleceğini şekillendiriyoruz.
Bu nedenle öğretmeni yalnızca bir çalışan olarak değerlendirmek büyük bir hata olur.
Öğretmenin çalışma koşulları ile eğitim kalitesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Geleceğinden endişe eden, ekonomik olarak güvencesiz hisseden ve mesleki olarak değersizleştirilen bir öğretmenin bütün enerjisini öğrencilerine vermesini bekleyemeyiz.
Bugün eğitimde kaliteyi artırmaktan söz ediyorsak önce öğretmenlerin durumunu konuşmak zorundayız.
Ancak burada önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor.
Sorunun bütün sorumluluğunu özel okul kurumlarına yüklemek de doğru olmaz.
Çünkü son yıllarda özel öğretim kurumları da ciddi bir ekonomik baskı altında faaliyet göstermeye çalışıyor. Artan personel maliyetleri, yüksek SGK yükleri, kira giderleri, boş kalan kontenjanlar ve ekonomik kriz koşulları birçok okulun sürdürülebilirliğini zorlaştırıyor.
Türkiye'de özel okulların toplam kontenjan kapasitesinin önemli bir bölümünün boş kaldığı biliniyor. Birçok kurum ayakta kalabilmek için ciddi bir mali mücadele veriyor. Bazı okullar kapanıyor, bazıları el değiştiriyor, bazıları ise eğitim kalitesinden ödün vermeden varlığını sürdürebilmek için büyük çaba harcıyor.
Bu nedenle karşımızda yalnızca öğretmenlerin mağdur olduğu değil, eğitim sisteminin bütün bileşenlerinin sıkıştığı bir tablo bulunuyor.
Veliler artan eğitim ücretlerinden şikâyet ediyor.
Öğretmenler düşük ücretlerden ve güvencesizlikten şikâyet ediyor.
Okullar artan maliyetlerden şikâyet ediyor.
Devlet ise eğitimdeki yapısal sorunları çözmek yerine çoğu zaman seyirci kalmayı tercih ediyor.
Aslında bütün bu tablo bize daha temel bir gerçeği hatırlatıyor. Eğitim bir kamu hizmetidir. Anayasal olarak devletin sorumluluğu altındadır.
İdeal olan; her çocuğun ekonomik koşullarından bağımsız olarak nitelikli eğitime ücretsiz erişebilmesidir. Hiçbir aile çocuğunun iyi eğitim alabilmesi için gelirinin çok üzerinde fedakârlık yapmak zorunda kalmamalıdır. Hiçbir çocuk ailesinin ekonomik durumu nedeniyle eğitim fırsatlarından mahrum bırakılmamalıdır.
Bugün özel okulların yaygınlaşmasının temel nedenlerinden biri, kamu eğitim sisteminin artan eğitim ihtiyacını tek başına karşılayamamasıdır.
Bu nedenle özel okulları eğitim sisteminin dışında görmek mümkün değildir.
Ancak özel okulların eğitim sistemindeki yerini kabul etmek, öğretmenlerin piyasa koşullarına terk edilmesini de meşrulaştıramaz.
Devletin burada düzenleyici rolünü yeniden hatırlaması gerekiyor.
Özel okul öğretmenleri için makul bir taban ücret sistemi oluşturulmalıdır. Aynı işi yapan öğretmenler arasında yalnızca çalıştıkları kurum nedeniyle oluşan derin gelir uçurumları kabul edilemez. Öğretmenlik vasıflı bir meslektir ve buna uygun ekonomik karşılığı olmalıdır.
Bunun yanında özel öğretim kurumlarının da sürdürülebilirliği desteklenmelidir. Eğitim sektörüne ilişkin planlama mekanizmaları güçlendirilmeli, öğretmen haklarını koruyan ancak kurumların da ayakta kalmasını sağlayan dengeli politikalar geliştirilmelidir.
Çünkü mesele yalnızca öğretmenlerin maaşı değildir.
Mesele eğitimin geleceğidir.
Ankara'da gözaltına alınan, açlık grevi yapan öğretmenler aslında yalnızca kendi haklarını savunmuyorlar. Eğitim sisteminin yıllardır görmezden gelinen bir sorununa dikkat çekmeye çalışıyorlar.
Bir ülke öğretmenlerinin sesine ne kadar kulak veriyorsa, geleceğine de o kadar sahip çıkıyor demektir.
Öğretmenlerin taleplerini görmezden gelerek, onları susturarak ya da sorunları yalnızca iş hukuku kapsamında değerlendirerek bu meseleyi çözmek mümkün değildir.
Çünkü eğitim yalnızca binalardan, müfredatlardan ve sınavlardan oluşmaz.
Eğitimin merkezinde insan vardır. Ve o merkezin en değerli öznesi, çocuklarımızın hayatına dokunan öğretmenlerimizdir.
Bir eğitim sistemi ancak öğretmeni kadar güçlüdür. Öğretmenin kendini güvende hissetmediği, emeğinin karşılığını alamadığı ve mesleğinin değersizleştirildiği bir yerde, geleceği güçlü nesiller yetiştirmeyi de bekleyemeyiz.
Bugün yapılması gereken şey öğretmenlerin sesinden rahatsız olmak değil, o sesi dikkatle dinlemektir.
Eğer gerçekten daha güçlü bir eğitim sistemi istiyorsak, işe öğretmenleri dinleyerek ve hak ettikleri değeri vererek başlamalıyız.