Aylin Kotil
YKS bitti, asıl sınav şimdi başlıyor
YKS sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte milyonlarca genç için uzun ve yorucu bir maraton daha geride kaldı. Şimdi ise en az sınav kadar önemli başka bir süreç başladı.
Önümüzdeki günlerde puanlar, sıralamalar ve tercih kılavuzları defalarca incelenecek; aileler çocuklarının geleceği adına en doğru kararı vermeye çalışacak, gençler ise hayatlarının yönünü belirleyeceğine inandıkları birkaç satırlık tercih listelerini oluşturacak.
Ne var ki bugün üzerinde durmamız gereken asıl mesele, hangi üniversitenin ya da hangi bölümün tercih edileceğinden çok daha büyük bir sorudur: Üniversite, gençlere gerçekten nasıl bir gelecek vaat ediyor?
Bu soruyu sormadan yalnızca puanları ve sıralamaları konuşmak, fotoğrafın en önemli kısmını görmezden gelmek olur. Çünkü YKS, artık yalnızca üniversiteye giriş sınavı değil; gençlerin belirsizliklerle dolu bir geleceğin eşiğinde verdikleri ilk büyük karar hâline geldi.
Uzun yıllar boyunca üniversite diploması, daha iyi bir yaşamın en güçlü anahtarı olarak görüldü. Anadolu'nun herhangi bir kentinde yaşayan bir genç, iyi bir üniversite kazandığında yalnızca bir meslek edinmeyeceğine, aynı zamanda ekonomik güvenceye, toplumsal saygınlığa ve daha iyi yaşam koşullarına ulaşacağına da inanıyordu.
Aileler bütün imkânlarını çocuklarının eğitimi için seferber ediyor, çocuklar da yıllarca bu hedef doğrultusunda büyük fedakârlıklarla çalışıyordu.
Bugün ise aynı diploma, ne yazık ki eskisi kadar güçlü bir gelecek vaadi taşımıyor.
Bunun tek nedeni de ekonomide yaşanan sorunlar değil. Yükseköğretim sistemimizin uzun yıllardır plansız biçimde büyümesi, iş gücü piyasasının ihtiyaçlarının yeterince dikkate alınmaması ve dünyanın geçirdiği teknolojik dönüşümün eğitim politikalarına aynı hızla yansıtılamaması, üniversite diplomasının değerini giderek aşındırdı.
Türkiye'de son yirmi yılda üniversite sayısı hızla arttı. Daha fazla gencin yükseköğretime erişebilmesi elbette önemli bir kazanımdı. Ancak nicelikteki büyüme, aynı ölçüde niteliği beraberinde getirmedi.
Kontenjanlar artırıldı, yeni üniversiteler açıldı, birçok vakıf üniversitesi yükseköğretimi neredeyse ticari bir faaliyet alanına dönüştürdü. Buna karşılık hangi alanlarda ne kadar mezuna ihtiyaç duyulduğu, bu gençlerin mezun olduktan sonra nasıl bir istihdam yapısıyla karşılaşacağı yeterince planlanmadı.
Bu plansız büyümenin kaçınılmaz sonucu ise bugün hemen her alanda yaşanan ciddi bir mezun enflasyonu oldu.
Eskiden yalnızca bazı bölümler için "iş bulmak zor" denirdi. Sanat tarihi, sosyoloji ya da felsefe mezunlarının istihdam sorunu yaşaması olağan kabul edilirdi. Oysa bugün tablo çok daha farklı. İyi bir üniversiteden mezun olmayan bir mühendisin de iş bulmakta zorlandığını, öğretmenlerin yıllarca atama beklediğini, işletme ve iktisat mezunlarının kendi alanlarının dışında çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz.
Üniversite mezunu gençlerin üç harfli marketlerin kasalarında, çağrı merkezlerinde ya da uzmanlık alanlarıyla ilgisi olmayan işlerde çalışması artık istisna değil, sıradan bir manzaraya dönüştü.
Burada sorgulanması gereken gençlerin gayreti değil, sistemin kendisidir. Yıllarca sınavlara hazırlanan, üniversite eğitimini tamamlayan binlerce genç, yalnızca emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir yaşam kurmak istiyor. Ancak eğitim ile istihdam arasındaki bağ zayıfladıkça, diploma tek başına gelecekten umutlu olmaya yetmiyor.
Üstelik gençlerin karşı karşıya olduğu belirsizlik bununla da sınırlı değil.
Dünya, belki de sanayi devriminden bu yana en büyük dönüşümlerden birini yaşıyor. Yapay zekâ, otomasyon ve dijital teknolojiler yalnızca yeni meslekler ortaya çıkarmıyor; mevcut mesleklerin çalışma biçimini de kökten değiştiriyor.
Hukuktan muhasebeye, yazılımdan tasarıma, medyadan sağlığa kadar pek çok alanda artık yalnızca bilgi sahibi olmak yeterli görülmüyor. Bilgiyi yorumlayabilen, farklı disiplinleri bir araya getirebilen, teknolojiyi etkin kullanabilen ve değişime hızla uyum sağlayabilen insanlar öne çıkıyor.
Ne yazık ki üniversitelerimizin önemli bir bölümü bu değişimin gerisinde kalıyor. Hâlâ ezbere dayalı sınavlar, yıllardır güncellenmeyen ders içerikleri ve öğrenciyi pasif bir dinleyici konumuna iten eğitim modeli birçok üniversitede varlığını sürdürüyor.
Oysa bugün herhangi bir genç, dünyanın en iyi üniversitelerindeki derslere internet üzerinden ulaşabiliyor; yapay zekâ araçları saniyeler içinde araştırma yapabiliyor, metin yazabiliyor, veri analiz edebiliyor ve yazılım geliştirebiliyor.
Bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda üniversitenin temel görevi yalnızca bilgi aktarmak olamaz. Üniversiteler artık gençlere ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini; bilgiyi ezberlemeyi değil, onu üretmeyi ve sorgulamayı öğretmek zorunda.
İşte tam da bu nedenle bugün gençlerin karşısındaki en büyük rekabet, yalnızca birbirleriyle değil; değişen dünyanın kendisiyle.
Bir başka gerçek ise ekonomik koşulların üniversite tercihlerinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olmasıdır.
Barınma maliyetleri, kira fiyatları, ulaşım giderleri ve günlük yaşam masrafları birçok aile için artık bölüm tercihinden bile daha belirleyici olabiliyor. Hayaller ile ekonomik gerçekler arasındaki mesafe her geçen yıl biraz daha açılıyor.
Bütün bunların üzerine eğitim sisteminde giderek artan adalet tartışmaları da ekleniyor.
Son yıllarda kamuoyunda sıkça konuşulan okul başarı puanı uygulamaları, farklı okul türleri arasında oluşan eşitsizlik algısı ve "hayalet öğrenci" olarak tanımlanan uygulamalar, sınava emek veren gençlerin sisteme duyduğu güveni zedeliyor.
Bir eğitim sistemi, yalnızca bilgi ürettiği ölçüde değil; adalet duygusunu koruyabildiği ölçüde güven verir. Gençler emeğin karşılığını alacaklarına inanmadıkları anda, yalnızca sınava değil geleceğe olan inançlarını da kaybetmeye başlıyorlar.
Peki, bütün bu tablo karşısında gençlere üniversite okumamalarını mı söyleyeceğiz?
Elbette hayır. Tam tersine, böylesine hızlı değişen bir dünyada üniversite eğitimi hâlâ büyük önem taşıyor. Ancak artık üniversiteyi yalnızca diploma alınacak bir kurum olarak görmek, gençlere yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur.
Üniversite insana yalnızca meslek kazandırmaz; düşünme biçimi kazandırır. Farklı şehirlerden, farklı kültürlerden insanlarla aynı ortamı paylaşmayı öğretir. Tartışmayı, birlikte üretmeyi, farklı fikirlere saygı duymayı ve ortak yaşam kültürünü geliştirir. İnsan hayatında kampüs yıllarının bıraktığı iz yalnızca akademik değildir; kişisel gelişimin, dostlukların ve karakter oluşumunun da önemli bir parçasıdır.
Bu nedenle tercih yapacak gençlere ilk tavsiyem, kararınızı yalnızca bölüm isimlerine ya da üniversitelerin yarattığı algıya göre vermemenizdir. Mümkünse gerçek bir kampüs yaşamı sunan, sizi yalnızca akademik olarak değil; sosyal ve kültürel açıdan da geliştirecek üniversiteleri tercih edin. Çünkü üniversite, dört yıl boyunca derslere girip çıkacağınız bir bina değil; kendinizi tanıyacağınız, yeni dostluklar kuracağınız ve hayata hazırlanacağınız çok özel bir yaşam alanıdır.
Ancak şunu da en baştan bilerek yola çıkın: Bugün hiçbir üniversite tek başına size hazır bir gelecek sunmayacak. Mezun olduğunuz gün sizi bekleyen bir iş ya da garanti bir kariyer artık eskisi kadar mümkün değil. Bundan sonraki yolculuğun en önemli belirleyicisi, üniversitenin size sunduklarından çok sizin kendinize katacaklarınız olacak.
Bu yüzden yabancı dili bir tercih değil, zorunluluk olarak görün. Özellikle İngilizceyi iyi düzeyde öğrenmeden mezun olmayın. İmkânınız varsa ikinci bir yabancı dil de öğrenin.
Yapay zekâyı rakibiniz olarak görmek yerine, onu işinizi daha iyi yapmanızı sağlayacak güçlü bir araç hâline getirin.
Derslerinizi elbette ihmal etmeyin; ama yalnızca derslerle yetinmeyin. Alanınızla ilgili staj yapın, kulüplerde görev alın, gönüllü projelere katılın, üretin, araştırın ve farklı insanlarla tanışın. Çünkü bugünün iş dünyası artık yalnızca diplomaya değil; henüz okul yıllarındaki deneyime, iletişim becerisine, problem çözme yeteneğine ve sürekli öğrenme isteğine değer veriyor.
Ve en önemlisi, hata yapmaktan korkmayın. Kusursuz bir kariyer planı yapmaya çalışmak yerine, denemekten ve yeni yollar keşfetmekten çekinmeyin. İçinde bulunduğumuz çağ, her şeyi bilenleri değil; değişime en hızlı uyum sağlayabilenleri ödüllendiriyor. Üniversiteyi bir bitiş çizgisi olarak değil, hayat boyu sürecek öğrenme yolculuğunun ilk durağı olarak görün.
Evet, şartlar zor. Evet, gençlerin kaygıları geçmiş kuşaklara göre çok daha büyük.
Belki de hiçbir kuşak üniversiteye bu kadar belirsiz bir gelecekle başlamadı. Ancak aynı zamanda hiçbir kuşak, bilgiye ulaşma, kendini geliştirme ve dünyanın herhangi bir yerindeki insanlarla aynı anda üretebilme imkânına da bugünkü kadar sahip olmadı.
Bu yüzden sevgili gençler, tercih listenizi hazırlarken yalnızca hangi üniversiteyi kazanacağınızı değil, nasıl bir insan olmak istediğinizi de düşünün.
Diplomanız elbette önemli olacaktır. Ama sizi hayatta asıl farklı kılacak olan; merakınız, çalışkanlığınız, yabancı diliniz, teknolojiyi kullanma beceriniz, karakteriniz, cesaretiniz ve kendinize yaptığınız yatırımdır.
YKS bir son değil. Belki de hayatınız boyunca vereceğiniz kararların ilkidir. O kararı anlamlı kılacak olan ise üniversitenizin adı değil, o yılları nasıl değerlendireceğinizdir.
Kendinize güvenin, öğrenmekten vazgeçmeyin ve hiçbir zaman yalnızca elinizdeki diplomaya değil, onu taşıyan insana yatırım yapın. Çünkü yarının dünyasında gerçek güvence, duvara asılan bir belge değil; kendini her gün yeniden geliştirebilen bir insan olabilmektir.