Boray Acar
Acının tarafından…
Geçtiğimiz hafta DEM Parti İmralı heyeti üyesi Faik Özgür Erol’un “sürece yeterince entelektüel desteğin olmadığı” sözlerinden hareketle bir analiz yapmış, iktidarın baskı politikalarının yarattığı antidemokratik ortamın entelektüel duyarlılık üstündeki etkisini ele almıştık. Etnik ve kültürel aidiyetimiz itibariyle konuya çoğunluğun olduğu taraftan bakıyoruz. Bu, nesnellik açısından bir avantaj sağlasa da duygusal bağlamda acıyı yeterince hissedemememize sebep olabilir. Bu durumda elden gelen ve değerli olan anlamaya çalışma çabasıdır.
Birkaç gün evvel 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümüydü. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi ülkenin trajediler tarihi Kürtlerle sınırlı değil. Etnik çeşitliliğe tahammülsüzlüğün pik yaptığı noktada utanç verici hadiseler yaşandı. Toplumsal zeminde barış, huzur, komşuluk ve dostluk hâkim iken bir güç devreye girdi; asılsız provokasyonlar ile planlı bir kalkışma başlatıldı ve büyük acılara sebebiyet verildi. Yaşananların bir kısmı biliniyor, bir kısmı ise sınırlı bir azınlık (statü değil, sayıca) tarafından biliniyor. Ancak bir gayrimüslim ahbabınız var ise öğrenebileceğiniz iğrenç detaylar olduğunu söyleyelim ve daha fazla derinleşmeyelim. 1927 senesi nüfus sayımında ülke nüfusunun yüzde 2,5-3 kadarı olan Rum, Yahudi ve Ermeni azınlıklar, bugün iyimser tahminle ülke nüfusunun yüzde 0,1’ini oluşturmaktadır.
Azınlıkların nüfusa oranına bakıldığında dahi herhangi bir tehlike teşkil etmedikleri görülecektir. İskân Kanunu, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları döngüsünün neyi amaçladığı da ortadadır. Çoğu zaman olduğu gibi milliyetçi hassasiyetler, çirkin amaçlara hizmet etmesi için devreye sokulmuş; kanuni ve gayrikanuni yollarla paranın el değiştirmesi sağlanmıştır. Hakkı olmayanın zenginleşmesinin sağlandığı bu düzlemde kültürel renklerimiz de solmuştur.
Ehven-i şer de olsa azınlıkların avantajı, gidebilecek bir ülkelerinin olmasıydı. Elbette oralarda da davul ve zurnalar ile karşılanmadılar ve ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Muhaceretin ne olduğunu göç edenler bilir. Kalanların hangi korkular ile yaşadıklarını ise kendileri bilir, biraz düşünenler de anlayabilir. Azınlık mensubu bir dostum, geçmiş bir tarihte “Her gayrimüslim azınlığın bir kalkışma durumunda sığınacağı bir Türk evi vardır” kabilinden şeyler söylemişti. Pamuklarda saklanmayı gerektirecek kadar sembolik bir sayıda olsalar da korkunun devam ettiğini görüyoruz.
Bizler bu acıları ve korkuları ancak anlamaya çalışabiliriz, hissedemeyiz. Kürtlerin yaşadıklarını bir iç mesele olarak görmeleri ve farklı unsurları davalarına kolay kabul etmemeleri de bu sebepledir. Varlığını Kürt sorununa vakfeden rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in dahi zaman zaman yabancı muamelesi gördüğünü ve dışlandığını unutmayalım; hülasa, kendisi Türkmen idi.
Ülkenin ortasında veya batısında doğmuş, büyümüş, eğitim almış, milliyetçi hezeyanların radyasyonuna maruz kalmış bir Türkün, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları bırakın hissetmeyi, anlama imkânı dahi kısıtlıdır. Veya şöyle söyleyelim: Ortalama vicdan sahibi ve tarih bilgisi olan bir vatandaşın Hitler’in toplama kamplarında yaşananlara yaklaşımı ile kendi ülkesindeki trajedilere yaklaşımı açısından büyük bir fark yoktur. Acının ve zulmün ölçüsünden bağımsız olarak insani açıdan konuya yaklaşır ve ancak vicdani duyarlılık gösterebilir. Hatta uzak coğrafyalardaki trajedilere daha fazla anlayışla yaklaşabilir, zira kendi topraklarında yaşananlar terörle mücadelenin gereği olarak görülebilir ve öyle de olmuştur.
Yaşadığı köyü, kenti, doğduğu evi terk etmek zorunda kalan insanları anlamaya çalışabiliriz ama duygu durumunu içselleştiremeyiz. Başımızı yastığımıza koyduğumuzda unutmasak da uzaklaşırız. Hangi sebeple ve kimin kışkırtması ile olursa olsun evladını sonunda “leş” olarak anılması pahasına uğurlayan bir annenin fikriyatını anlamaya çalışabiliriz ama duygusunu içselleştiremeyiz; ne yaparsak yapalım onun hissiyatına erişemeyiz. Şehit asker annesi için de aynı durum geçerlidir.
Aynı şekilde, anadili ile iletişim kuran, yaşayan, eğitim alan bir vatandaş, anadili ile bağı koparılmaya çalışılan bir vatandaşı anlamaya çalışabilir ama onun yaşadığını onun gibi hissedemez. Kendi evinde ağır silahlar ile gözaltına alınan Sur Belediye Başkanı’nın uğradığı muameleyi gören ve yaşayan çocuklarının duygularını, yaşadıkları tahribatı, hayatlarının geri kalanında sahip olacakları psikolojiyi ve kafalarındaki devlet algısını ülkenin batısında büyüyen bir çocuğun hissetme ve içselleştirme imkânı yoktur; ancak belli bir olgunluk seviyesine ulaştığında anlamaya çalışabilir.
Sonuç olarak, Faik Özgür Erol’un acının tarafından konuya bakarkenki beklentileri normal ve anlaşılırdır. Duyarlı bir birey acıyı anlayabilir ve şefkat gösterebilir, ancak sadece yaşayan derinlerde hisseder.