Boray Acar
Gezi’de düğümlenen siyaset…
Gezi Parkı eylemlerinin 13. yılında yine olası açık hava toplantıları şiddetle bastırıldı, Taksim’e ulaşım imkânları kısıtlandı. Hani “Kalem sadece kalem değildir.” türünde deyişler vardır; bu, Gezi’ye çok yakışıyor. Gezi sadece Gezi’den ibaret değildi. Gezi Parkı Eylemleri, Türkiye’de siyaset yapma şeklinin yeniden belirlenmesine, metaforik ifade ile “kartların yeniden dağıtılmasına” sebep oldu. Her türlü eylemin yasaklandığı, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı, konserlerin yasaklandığı, belediyelere kayyumların atandığı, en sonunda mutlak butlan gibi sipariş kararlar ile ana muhalefetin işlevsizleştirildiği ve tek parti düzeninin hâkim olduğu bugünün tarz-ı siyasetinin tohumları Gezi ile atıldı.
Gezi Parkı Eylemleri, AKP iktidarının demokrasi algısını biçimlendirdi. İlk dönemlerinde toplumun tüm kesimlerine aynı hassasiyetler ile yaklaşan, asırlık dertleri gündemine alan, geçmiş iktidarların konuşmaya cesaret edemediği konuların üstüne cesurca giden ve bu yolla aydınları da yanına alan iktidar, koşulsuz bir toplumsal rıza ürettiği zehabına kapılmıştı. Bunun böyle olmadığını, doğru atılımların yapılan yanlışlara tepki gösterilmesine engel olamayacağını Gezi ile gördü. O dönemde hâlen bir hesap verme sorumluluğu ile hareket ediliyordu. Bu nedenle Tayyip Erdoğan, kendisini ifade etmek için Fatih Altaylı’nın karşısına çıkmıştı. Altaylı bugünkü Altaylı değilse de yine ehvenişerdi. Bugün ise sadece güdümlü gazetecilerin önceden belirlenmiş soruları cevaplanıyor, gazetecilik yapmaya çalışanlar muhatap alınmıyor.
Orada olan herkesin gördüğü ve bildiği bir şey var ki; Gezi Parkı Eylemleri, AKP’yi destekleyip düş kırıklığına uğrayanlarla, AKP’yi kabullenmeyen, samimiyetine inanmayan veya demokrasi ikliminin bahar gibi geçici olduğunu idrak eden kitlelerin birleştiği bir kitlesel mutabakattı. Hatta Devlet Bahçeli bile o günlerde oraya gidilmesini, gençlerle konuşulmasını salık veriyordu. İçindeki yapıcı seslere rağmen iktidarın geri adım atmaması ve sürecin uzaması, doğal olarak kötü niyetli birtakım girişimlere ve provokasyonlara imkân sağladı. Kim bilir, belki plan da buydu. Üç tane çiçek(!) için kıyametler kopmasının nedeni stratejik darbe planlarında aranacak, çadırları yakan anlayış yeni rejimin rutin davranış modeline, başlı başına bir rejime dönüştürülecekti de, Gezi kılıfı oldu.
Gezi Parkı Eylemleri sonucunda alınan yargı kararları, sonrası için de belirleyici oldu. Uyduruk iddialarla mahkûm edilen, AİHM gibi uluslararası mahkemeler ve Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organları nezdinde masumiyetleri ispat edilen insanlar, siyasi saiklerle içeride tutuluyorlar. İddianamedeki onlarca çelişki, hukuk insanlarınca tane tane anlatılmasına, yazılıp çizilmesine rağmen ciddiye alınmıyor; çünkü demokrasi iddiasından vazgeçmiş bir iktidar tarafından yönetiliyoruz. Tüm muarız eylemlerin darbe planı gibi, FETÖ gibi, ajanlık fiili gibi şaibeli çuvalların içerisine atılarak bastırılması Gezi ile başladı, zamanla bir politikaya dönüştü. “AYM kararlarını ciddiye almıyorum ve AYM kapatılmalıdır.” diyen iktidar ortaklarının, bugünkü anormallikler karşısında bağımsız yargıyı işaret etmeleri, 13 yılın serencamında daha bir komik oluyor.
Otoritenin, 1977 yılında yaşanan “Kanlı 1 Mayıs” ile başlayan Taksim korkusu, Gezi Parkı Eylemleri ile pekişti. Demokrasi dalgasının etkisiyle 2010 yılında gösterilere açılan meydan, sudan sebeplerle 2013 yılında tekrar kapatıldı. “Eylemin nerede olduğunun ne önemi var?” deyip geçemeyiz. Bazı sembollerin otorite nezdinde bu denli takıntı hâline getirilmiş olması, toplumsal hareketlere olan genel yaklaşımda da belirleyici olur. Açık hava gösterilerini halka ait olan alanlardan uzaklaştırarak ruhu olmayan meydanlara hapsetmek, eylemlerin içeriğine de, ruhuna da yansır. Ruhu olmayan alanlar, ruhunu kaybetmiş siyasetçinin sahnesidir, toplumun sesini değil baskıcı siyaseti sembolize eder. Taksim, tarihi yaraları ile özgürlüğü simgeler ve kitlesel gösterilere açılana kadar da demokrasiden yana ümitvar olmak anlamsızdır.
Gezi Parkı Eylemleri, Tayyip Erdoğan’ı bir yol ayrımına getirdi. Ya o günlerde yürütülmekte olan ve 1. Çözüm Süreci’nde ortaya konan irade kararlılıkla yürütülecek ve demokratikleşmeden ödün verilmeyecekti, ya da devlet merkezli siyasetin merkezkaç kuvveti olan demokrasiden ödün verilerek devlet ve güvenlik politikaları eksenli ikinci yol tercih edilecekti. Erdoğan ikinci yolu seçti, iktidarı dönemindeki tüm kazanımları berhava ederek devletle bütünleşti. İktidarını korudu, devletin gücünü kullanarak ve muhalefeti etkisiz hâle getirerek yaşadığı müddetçe de korumak niyetinde olduğunu görüyoruz.
Son söz; Gezi korkusu ile başlayan iktidar hırsı, birkaç nesilde kapanmayacak yaralar açtı.