Boray Acar
Nasıl bir sol?
Konjonktürel itiş kakışlardan çıkamamak siyasete ideolojik bir perspektiften bakmamıza mani oluyor. Ülkenin başında kendi siyasi anlayışını yerleştirmiş, kadrolaşmış, kurumlarda kök salmış, bazı kurumların da içini boşaltarak işlevsiz hâle getirmiş bir iktidar var. İktidarın önceliği politika üretmek değil, muarızlarını pasifize ederek ömrünü uzatmak ve ülkeyi alternatifsizliğe mahkûm etmek.
Neredeyse her yeni güne yeni bir operasyon haberi ile uyanıyoruz. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlayan FETÖ operasyonları ile alıştırıldığımız tarzı siyaset budur. Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta ifade ettiği gibi “biteviye” arınıyoruz(!). İçimizdeki düşmanlardan, FETÖ artıklarından, ajanlık faaliyeti yürüten hainlerden arındığımız yetmedi, şimdi de muhalefeti arındırıyoruz.
Güvenlik eksenli bir siyasi anlayışın kuşatması altındayız. İç ve dış güvenlik politikaları hayatımızı belirliyor ve toplumun bir bölümü doğru olanın bu olduğuna inandırılıyor. Sanki geçmişte Kuzey Avrupa huzurunu yaşadığımız bir coğrafyada idik. Terör, coğrafyamızın bir gerçeğiydi. Ortadoğu’nun bitmek bilmez savaşları ve çatışmaları da... Zaman zaman durulan, sonra yine köpüren Filistin meselesi de bölgenin tarihi derdidir. Dolayısıyla Türkiye’de yakın tarihin politik denklemlerinin içinde bu gerçekler daima vardı. Bu gerçeklerin başarısızlıklara bahane edildiği dönemin, PKK terörünün bitmek üzere olduğu, Suriye’de muradımıza ulaştığımız, Rusya Ukrayna savaşında doğru denge politikaları izlediğimiz, savunma sanayiinde daha güçlü olduğumuz döneme denk geliyor olması da ayrıca manidardır.
Trump, ilk döneminde Türkiye’yi “ekonomisini mahvetmek” ile tehdit ediyordu, ekonomi kötüydü, şimdi “Erdoğan, dostumdur” diyor; ekonomi bin beter durumda. Çünkü yapısal reformlardan azade bir program uygulanıyor, yatırımcının güveni yok. Gelir adaletinin sağlanması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışan güvenliği, sağlık gibi sosyal politikalarda geriye gidiyoruz. Tarım ve hayvancılık ülkesi olma özelliğimizi kaybetmiş durumdayız, üretimin azaldığı, üreticinin kazanamadığı, tüketicinin de alım gücünün düştüğü bir devri yaşıyoruz. Deprem, sonuçlarından ders alıyormuş gibi yaptığımız ve göstermelik hassasiyetlerin sonrasında yine sermayeye yanladığımız bir trajedi olarak kalıyor.
Hukuk ve adalete olan güven konusunda tarihi bir kırılma yaşanıyor, yaşananlardan bihaber apolitik bir vatandaş bile adalete güven duymuyor. Mafyöz oluşumların, çetelerin müsamaha gördüğü bir dönemin sonrasında başlatılan operasyonların aynı iktidar dönemine denk gelmesi, iç güvenlik tedbirinden çok devlet içi hesaplaşmaların tezahürleri gibi algılanıyor. Ana muhalefet yolsuzlukla ve şeffaf olmamakla suçlanırken, halkın parası ile yapılan KÖİ yatırımlarının sözleşmelerinin içeriğinden haberdar olamıyoruz. Eğitim sisteminde bariz bir kafa karışıklığı söz konusu. Defalarca değişen sınav sistemleri de bunun bir göstergesi. Maarif Modeli daha çok yeni, sonuçlarını almak için zamana ihtiyaç var. Üniversiteler politik atamalarla göreve gelen liyakatsiz yöneticilerin baskısı altında, artık özgür ve demokratik üniversite gibi bir hedef yok. Ülkeyi belirleyen en önemli unsur Anayasa. Defalarca değiştirdikleri anayasayı ve yüksek yargıyı ayaklar altına alıyor, her fırsatta özgür ve demokratik yeni anayasa sakızını çiğniyorlar.
Ekonomik kriz sonrasındaki siyasi boşlukta yeşillenen, miras aldığı ekonomi politikaları ve konjonktürün yardımıyla yükselen, “mega projeler” ile parlayan iktidarın ülkeyi getirdiği durum budur. Yaratılan enkaz, 1980 sonrasında uygulanmaya başlayan ve AKP ile zirveye ulaşan neoliberal politikaların sonucudur, serencamıdır.
Burada iş muhalefete düşüyor. Muhalefet ise ülke gerçeklerini tartışacağı yerde sipariş davalar ile boğulmamak için çırpınıyor. Elbette bu bir aşamadır, kaçınılmazdır, direnilmeli ve iktidarı değiştirmek hedefinden taviz verilmemelidir. Bunun için de eğrisiyle doğrusuyla belli alışkanlıkların oturduğu toplum vasatının eğilimlerini değiştirmek şarttır. Bunu yapabilecek olan da kendini ortanın solu olarak konumlandırmış ve en azından program itibariyle sosyal demokrasiyi benimsemiş olan CHP’dir. Kurultay yapılamaması, partideki istilanın kaldırılamaması ve farklı bir oluşum ile seçime gidilmesinin gerekmesi ideolojik bir kopuşa ve kimliksizleşmeye sebep olmamalıdır. Zira yukarıda çerçevesini çizdiğimiz başarısızlıkların ve çürümenin çaresi sol ve sosyal demokrat politikalardır. Tabii her şey değişime tabiidir ve çağın dinamikleri çerçevesinde nasıl bir sol ve sosyal demokrat anlayış ile hareket edileceği ve politika üretileceği başlı başına bir tartışma konusudur. Bunu konuşmaya devam edeceğiz.
Şöhretin renkli dünyalarında kaybolmak varken toplumsal meseleler ile dertlenen sanatçı profili her şeyden önemlidir. Bu yüzden Kadir İnanır’a ağlıyoruz, mekânı cennet olsun…