Eleştiriye tahammül kalmadığında…

Bu köşeyi takip edenler bilir, aktif olarak mesleğini icra eden bir mühendisim. Beş yıldır Orta Asya’da çalışıyor ve yaşıyorum. Bir süredir Özbekistan’ın Fergana şehrindeki enerji merkezinde (power plant) bir modernizasyon projesini hayata geçiriyoruz. Tesis 1950’lerin sonunda kurulmuş. Böylesi bir tesisin teşkili bugün bile önemli bir mesele iken, o günün teknolojik koşullarında bunun başarılmış olması olağanüstü bir şey. İlk yıllarında rasyonaliteye ve bilime önem ve öncelik veren Sovyet Rusya’nın ne olduğunu anlamak açısından da çarpıcı bir örnek... Bu kadar büyük bir coğrafyaya hükmetmenin gereği olan çok sayıda başka teknik ve uygulama da var, onlar da başka yazılara kalsın.

Zamanla kapitalist dünyanın kuşatması altındaki Sovyet Rusya çöktü ve “Demir Perde”nin sırları da açığa çıktı. Karadeniz şehirlerinde heyecan yaratan, güzel Rus kadınları sebebiyle de toplumsal ahlakı bozduğu söylenen bavul ticaretinin yapıldığı, inciden ev eşyalarına, motorlu aletlerden arabalara kadar nice ürünün satıldığı Rus pazarları çöküşü yaşayan bir gücün sosyolojik ve ekonomik sahnesi gibiydi. Bir asra yakın bir süre tedirginlik ve korku yaratan, aynı zamanda merak uyandıran bir olgunun çağın ne kadar gerisinde kaldığını, ekonomik sorunların toplumsal ahlakı nasıl dejenere ettiğini dünya gördü. Fergana deneyiminden tam 35 yıl önce Samsun’da doğmuş bir çocuk olarak o sahnenin izleyicisi olma imkânına da sahip olmuştum.

Reel sosyalizm, aklın ve bilimin değerlerinden uzaklaştıkça bu hâle geldi. Devlet; eleştiriden muaf, kutsal bir nesne olarak dayatılmaya başlandı. Sovyet hayranı eski tüfek solculardan “Politbüro Okulları”nda eğitim almaya gidenlerin bu gerçeği vurguladıkları onlarca kitapları ve söyleşileri var. Nazım Hikmet’i de unutmayalım. İkinci vatan olarak benimsediği Sovyetler’i yöneticilerin halktan kopması ve otoritenin bir baskı aracına dönüşmesi ile eleştirmiş ve bazı eserleri bu nedenle sansüre uğramıştır. Gulaglarda yaşanan trajedileri ve nicesini de tarihi belgelerden öğrenme imkânına sahibiz.

İnsanı merkezine alarak kurulan bir sistem zamanla tüm algılarını eleştirilere kapatmış, devleti ve onu yönetenleri kutsallaştırarak sistem içi kısır tartışmalar dışında söz söylemeyi yasaklamıştır. Tabii bu anlayış liyakatsizliği ve irrasyonaliteyi de beraberinde getirmiştir. Eleştirinin ve özeleştirinin olmadığı, çağın gerçeklerinin tartışmaya kapalı olduğu bir sistem ancak kendini (adlı adınca iktidarını) ayakta tutmayı hedefler ve bir gün yıkılmaya mahkûmdur. Sovyetler’in trajik sonu da bunun için eşsiz bir örnektir.

Sovyetler tarih olsa da baskıcı idareler farklı suretlerde dünyanın her yanında yaşamaya devam ediyor. Şimdi bunu böyle söyleyince Çin örneğinden yola çıkarak itiraz edenler, totalitarizmin yükselişe engel olmadığını ifade edenler çıkacaktır. Çin örneği totaliterliğin bir süre ekonomik başarıyla yürüyebileceğini gösteriyor olabilir. Ancak hiçbir tarihsel veri bunun kalıcı bir model olacağını kanıtlamış değildir.

Eleştiriye tahammülün gittikçe azaldığı, zaten olgunlaşamamış demokrasisi her geçen gün daha da yaralanan, nepotizmin liyakate galebe çaldığı, espri yapmanın dahi suç hâle geldiği bir ülkenin vatandaşlarıyız. Ayrıca ne Çin gibi bir teknolojik altyapımız ve ucuz insan kaynağımız var ne de Sovyetler gibi bir ideolojik konsantrasyonumuz. Tarihimiz de övündüğümüz zaferlerin tarihi olduğu kadar, yaratılan kutsallar uğruna insanı değersizleştiren baskı rejimlerinin hikâyesidir.

Bilimden ve eleştiriden uzaklaşmanın farklı tezahürleri oluyor. Seçim öncesinde çağdışı bir ekonomik modele ikna edilmeye çalışıldık. Şimdi ise sahip olduğumuz kurumsal değerlerin yıpratıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bilim yuvası olması gereken üniversiteler otorite yanlısı liyakatsiz yöneticiler eliyle değersizleştiriliyor. Bunlar gözleme dayalı varsayımlar değil. Uluslararası değerlendirme kuruluşlarının verilerine göre ilk 1000’e giren sadece 11 üniversitemiz bulunuyor. Sadece 6 tanesi ilk 500’de, en başarılısı ise 279. sırada…

İnanç gibi değerler üstüne konuşmak linç sebebi, düzeni eleştirmek ise ayrıca bir cesaret gerektiriyor. Bunu adabıyla, hukuki çerçeve içerisinde yapmanız durumunda da trol orduları eliyle düşmanlaştırılıyorsunuz. İster tiyatrocu, ister üniversitede profesör olun; sistem, safra gibi dışına itiyor sizi. Hâkim, savcı gibi hukuki karar noktalarında iseniz oradaki riskler ise çok başka.

Tarih bize gösteriyor ki hiçbir siyasal düzen salt dış tehditlerle yıkılmaz. Asıl kırılma eleştirinin ihanet, özeleştirinin zafiyet olarak görüldüğü liyakatin ise sadakate yenildiği hâllerde yaşanır. Hataları ile yüzleşmekten kaçınan sistemler gerçeklikle bağını koparır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Boray Acar Arşivi

Nasıl Bir Sol-3

22/07/2026 07:00

Nasıl Bir Sol-2

15/07/2026 07:00

Nasıl bir sol?

01/07/2026 07:00

Küçülen Türkiye…

27/05/2026 07:00