Boray Acar
Nasıl Bir Sol-3
Serinin ikinci yazısında, sol siyaseti kendini ortanın solunda tanımlayan CHP üstünden okuyor olmamız konjonktürel olarak anlamsız görünebilir. Zira CHP işgal altında. Yeni parti kurulması kararı ile bu retoriği ana muhalefetin seçilmiş, meşru yönetimi üstünden sürdüreceğiz.
Türkiye’nin cumhuriyet tarihinde siyasetin tartışmasız en önemli meselelerinden birisi “Kürt Sorunu” olmuştur. Devlet ricali nezdinde öncelikle sorunun varlığı reddedildi. Yakın tarihe kadar da “Kürt Kardeşlerin” bir sorunu olmadığı, terör sorunu olduğu iddia edildi. Terörün altında yatan nedenler irdelenmedi, konunun üstüne gitme girişimleri de milliyetçi hezeyanlar ve şoven söylemler ile bastırıldı.
Yerel bir mesele emperyalist provokasyonlar ile bölgesel hâle geldi. Emperyalizm ile temelde çelişkisi olmayan sağ siyaset Kürt toplumunun taleplerini göz ardı ederek savaşı yöntem olarak belirlerken, toplumsal tepkiden ürken sol siyaset de sağın çizdiği sınırların dışına çıkamadı. Konuyu halkların kardeşliği, barış, kültürel realite üstünden ele almak sol siyasetin anlayışı ile örtüşse de nedeni ne olursa olsun cesur girişimler sağcı siyasetçilerden geldi. Devletin resmi güvenlik paradigmasına muhalefet eden bu girişimlerin sağdan çıkması da ayrıca paradoksaldır.
Kürt realitesini kabul eden ilk lider Özal’dı ve vefatını bu meseleyi ele almasına bağlayanlar var. 1980 sonrasının siyasi zemininde seçilmiş yöneticiler bu konuda tek söz sahibi değillerdi. Perde arkasından süreci yönlendiren derin bir irade ve onun faili meçhul marifetleri vardı. Savaş sadece meydanda değil gladyo taktikleri ile de yürütülüyordu. İkinci cesur girişim Tayyip Erdoğan’dan geldi, aydınlanamamış birtakım hadiseler ve seçim mühendisliği hesapları ile sübuta eremedi. Şimdi ise Devlet Bahçeli’nin 2024’ün Ekim ayında mecliste DEM Partililerin elini sıkması ile başlayan ikinci çözüm sürecini veya resmi söylem ile Terörsüz Türkiye sürecini yaşıyoruz.
Yakın tarihe bakıldığında; solun bu konu ile ilgili hatırlanan girişimi SHP’nin HEP ile 1991 yılında yaptığı seçim ittifakıydı ve Leyla Zana’nın Kürtçe yemin girişimi ile akim kaldı, HEP’li vekiller meclisten çıkarılarak yaka paça gözaltına alındı. Bu utanç verici hadise sonrasında Erdal İnönü ittifakın arkasında duramadı, partisinin ve ardıllarının senelerce bölgeye girememesine neden oldu. Sonrasında SHP, CHP ile birleşti ve partinin başına da Deniz Baykal geldi. Baykal ile CHP içindeki ulusalcı damar kabardı ve Kürt sorununa yaklaşımları sağ siyasi anlayıştan daha katıydı. Kaset komplosu ile partinin başına geçen Kılıçdaroğlu’nun konuya yaklaşımı ve devamındaki yarı açık seçim ittifakları ile ilişkiler yumuşasa da iktidarın seçim dönemindeki provokasyonları karşısında sağlam bir duruş gösterilemedi ve maalesef ürkek denge siyaseti güdüldü.
Bugün için bir niyet ortaya kondu ve silahların yakılması gibi görsel şovlarla da parlatıldı. Ancak, meselenin kanuni boyutu ile ilgili belirsizlik sürüyor. Geçtiğimiz hafta Ruşen Çakır, Kandil’e gitti ve örgüt kurucularından Duran Kalkan ile bir röportaj yaptı. Kalkan’ın söylediklerinin karşılığını ülke gündeminde yakalayamıyoruz. Devlet tarafı konuyu örgütün kendini lağvetmesi üstünden ele alırken Kalkan, silah bıraktıklarını ama PKK realitesinin devam ettiğini söylüyor. Satır aralarında meşru siyasete dâhil olmak gibi bir beklentilerinin olduğunu da anlıyoruz. Kanuni düzenlemeler örgüt yöneticilerinin beklentilerini kapsıyor mu, bilmiyoruz. Ayrıca Öcalan’ın statüsü belirsizliğini koruyor. İktidar kanadı ilk çözüm sürecinin üstüne yoğurdu üfleyerek yemeye devam ediyor.
İşte ana muhalefetin veya Türkiye solunun bu noktada çekimser kalmaması, bir tavır koyması gerekiyor. İmamoğlu için koparılan kıyamete Demirtaş ve diğer siyasi tutukluların dâhil edilmesine bir engel yok. Ayrıca meselenin temelinde kanın durması, halkların kardeşliği, barış ve kültürel kimlik kabulü, kısaca “insan” varken fayda, maliyet analizi yapılması yakışmıyor. Öcalan’ın, Kalkan’ın, Demirtaş’ın ve barış iradesini benimseyen bilumum ismin sürecin aktörü olmaktan öte anlam taşımadığının topluma anlatılması gerekiyor. Acıların ortaklaştırılmasının yerel ve bölgesel ölçekte yaratacağı katma değer ortada iken geri durmak korkaklıktır. Kürt toplumunu kapsayacak ve huzura kavuşturacak cesur girişimlere öncülük etmek ve kanuni düzenlemelerde aktif olmak Türkiye solunun şahsiyet kazanma sürecinin de motoru olabilir. Haftaya kaldığımız yerden devam…