Aylin Kotil
Eğitimin geçici hali
Yeni eğitim yılı başlarken yine rakamları konuşacağız. Kaç yeni okul yapıldığı, kaç dersliğin hizmete açıldığı, hangi yatırımların tamamlandığı anlatılacak. Bunların hepsi elbette önemli. Ancak eğitim sisteminin nasıl işlediğini anlamak için bazen istatistik tablolarından çıkıp bir okulun kapısından içeri bakmak gerekiyor.
İzmir Konak’taki Necati Bey Ortaokulu bunun çarpıcı örneklerinden biri. Aynı binada Necati Bey Ortaokulu’nun yanı sıra 9 Eylül Ortaokulu, Sevgi Anaokulu, Şehit Ömer Halisdemir Anaokulu ile Şehit Ömer Halisdemir Bilim ve Sanat Merkezi olmak üzere beş ayrı eğitim kurumunun birlikte faaliyet gösterdiği aktarılıyor.
Bir okul binası, beş ayrı okul…
Aslında tek başına bu görüntü bile Türkiye’de eğitimde yaşanan temel sorunlardan birini anlatmaya yetiyor. Çocuğun bir okulu var ama okulunun kendine ait bir binası yok. Başka öğrencilerle yalnızca sınıfını değil; koridoru, bahçeyi, yemek saatini, teneffüsü ve hatta zaman zaman ders süresini paylaşmak zorunda kalıyor.
Üstelik mesele İzmir’le sınırlı değil. Depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle boşaltılan, yıkılan ya da güçlendirmeye alınan okullar nedeniyle Türkiye’nin farklı şehirlerinde öğrenciler başka okul binalarına taşınıyor. Kimi yerde iki, kimi yerde üç okul aynı binada eğitim vermeye çalışıyor. Bazı bölgelerde ise ikili eğitim nedeniyle ders sürelerinin 40 dakikadan 30 dakikaya indirildiğini duyuyoruz.
Burada asıl üzerinde durulması gereken, zorunlu durumlarda öğrencilerin başka okullara taşınması değil. Deprem riski bulunan bir binanın elbette boşaltılması gerekir ve çocukların güvenliği her şeyden önce gelir. Sorun, “geçici” olarak bulunan çözümün ne kadar süre geçici kaldığıdır.
Çünkü Türkiye’de eğitim sisteminin son yıllarda giderek daha fazla alıştığı bir yöntem var: Sorunu çözmek yerine bir süreliğine idare etmek.
Okul binası yoksa başka okulun binasına taşınıyor. Derslik yetmiyorsa ikili eğitime geçiliyor. Zaman yetmiyorsa ders süresi kısaltılıyor. Öğretmen açığı varsa ders ücreti karşılığında öğretmen görevlendiriliyor.
Her uygulamanın kendi içinde bir gerekçesi bulunuyor. Fakat bunları yan yana koyduğunuzda karşınıza başka bir tablo çıkıyor: Eğitimde geçici çözümler artık istisna olmaktan çıkıp sistemin işleyiş biçimine dönüşüyor.
Öğretmen meselesi bunun en belirgin örneklerinden biri.
Türkiye’de yıllardır atama bekleyen öğretmenler var. Buna karşılık yeni eğitim öğretim yılı başlarken yine birçok ilçe millî eğitim müdürlüğünün “ders ücreti karşılığında öğretmen görevlendirme” ilanları yayımladığını görüyoruz. Hatta geçtiğimiz günlerde öğretmen ihtiyacını karşılamak için hizmet alımı ihalesine çıkıldığına dair örneklerle bile karşılaştık.
Okulda öğretmene ihtiyaç olduğu biliniyor, bu ihtiyaç bir sonraki yıl da devam ediyor; ancak buna rağmen kalıcı istihdam yerine her seferinde o dönemin açığını kapatacak yeni bir geçici yöntem devreye sokuluyor.
Elbette hastalık, doğum izni ya da kısa süreli başka nedenlerle ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının geçici görevlendirmelerle karşılanması anlaşılabilir. Fakat aynı yöntem yıllardır eğitim sisteminin sürekli öğretmen ihtiyacını karşılamak için kullanılıyorsa orada artık “geçici görevlendirme”den değil, kalıcılaşmış bir istihdam modelinden söz etmek gerekir.
Okul binalarında da benzer bir durum yaşanıyor.
Bir bina deprem nedeniyle boşaltıldığında öğrencilerin yakın bir okula aktarılması doğal olarak ilk çözümdür. Fakat yeni okulun yapılması ya da mevcut binanın güçlendirilmesi yıllarca sürüyor, öğrenciler eğitim hayatlarının önemli bir bölümünü başka bir okulun misafiri olarak geçiriyorsa burada da geçici çözüm kalıcı hale gelmiş demektir.
Üstelik çocuk açısından bunun karşılığı yalnızca farklı bir binaya gitmek değildir.
Okul dediğimiz yer dört duvar ve sıralardan ibaret değil. Çocuğun sabah girdiği kapıyı, oynadığı bahçeyi, arkadaşlarıyla kurduğu düzeni, öğretmenleriyle ilişkisini ve kendisini ait hissettiği ortamı kapsıyor. Aynı binayı birkaç farklı okulun kullanması ise sadece fiziksel kapasite meselesi yaratmıyor; okul kültürünü, aidiyet duygusunu, teneffüs düzenini, güvenliği ve eğitim ortamının niteliğini de etkiliyor.
Bir de işin zaman boyutu var.
Ders süresinin 40 dakikadan 30 dakikaya düşürülmesi ilk bakışta yalnızca on dakikalık bir fark gibi görülebilir. Oysa bunu bir güne, haftaya ve eğitim yılına yaydığınızda çocuğun öğretmeniyle geçiremediği ciddi bir zamandan söz ediyoruz.
Belki de eğitim tartışmalarında artık yalnızca “kaç derslik yaptık?” sorusunu değil, “çocuk o dersliğin içinde kaç dakika ve hangi koşullarda eğitim görüyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Geçen hafta okul öncesi eğitimde başka bir çelişkiyi ele almıştık. Derslik sayısı artarken öğrenci sayısının gerilemesini, yani fiziksel kapasite artışının tek başına eğitime erişimi sağlamaya yetmediğini konuşmuştuk. Bu hafta karşımızda aynı meselenin başka bir yüzü var. Bir tarafta açıklanan okul ve derslik yatırımları, diğer tarafta tek binada eğitim vermeye çalışan üç, dört hatta beş ayrı okul.
Demek ki yalnızca toplam sayıların artması eğitim sisteminin sahadaki bütün sorunlarını anlatmaya yetmiyor.
Kaç okul yaptığınız kadar, o okulların nerede yapıldığı; hangi bölgelerde ihtiyaç bulunduğu, mevcut yapıların ne kadar sürede yenilendiği ve öğrencilerin bu süreçte nasıl eğitim aldığı da önemli. Eğitim planlaması tam olarak bunun için var.
Aynı şey öğretmen için de geçerli.
Kaç öğretmenin atandığını açıklamak elbette önemlidir. Ancak okullarda öğretmen açığı sürerken her eylül yeniden ücretli öğretmen arıyorsanız, yapılan atamaların yanında karşılanmayan gerçek öğretmen ihtiyacını da konuşmak gerekir.
Bütün bunların ortak noktasında ise kaynak tartışmasından önce büyük bir planlama sorunu bulunuyor.
Eğitim, her eylül ayında ortaya çıkan sorunların apar topar çözüldüğü bir alan olamaz. Hangi okulun güçlendirmeye ihtiyacı olduğu, hangi bölgede derslik açığı bulunduğu, önümüzdeki yıllarda kaç öğretmene ihtiyaç duyulacağı bilinmeyecek şeyler değil. Nüfus verileri, öğrenci sayıları, okul kapasiteleri, bina durumları ve öğretmen ihtiyacı zaten devletin elinde.
Buna rağmen her yeni eğitim yılında aynı sorunlarla karşılaşıyorsak mesele yalnızca beklenmedik krizler değildir. Mesele, eğitimi uzun vadeli bir kamu politikası olarak planlamak yerine sürekli olarak o yılın sorunlarını çözmeye çalışan bir anlayışla yönetmektir.
Ve eğitimde “bir yıl daha böyle idare edelim” deme lüksümüz yok.
Çünkü devlet açısından bir takvim yılı olan süre, çocuk açısından bambaşka bir anlam taşıyor. Bir çocuk birinci sınıfa hayatında yalnızca bir kez gidiyor. Ortaokulun ilk gününü bir kez yaşıyor. Öğretmeniyle kuracağı ilişkiyi, okuluna duyacağı aidiyeti, sınıfındaki düzeni yıllar sonra geriye dönüp yeniden kurmak mümkün değil.
O nedenle eğitimde alınan her geçici kararın çocuk açısından kalıcı bir sonucu olabileceğini unutmamak gerekiyor.
Bir binaya beş okul sığdırabilirsiniz. Birkaç okulun programını sabah ve öğleden sonra diye bölüştürebilirsiniz. Dersleri biraz kısaltarak günün içine daha fazla sınıf yerleştirebilirsiniz. Öğretmen açığını bir eğitim yılı daha geçici görevlendirmelerle kapatabilirsiniz.
Kâğıt üzerinde sistem çalışmaya devam eder.
Ama eğitimin başarısı, sistemin bir şekilde çalıştırılmasından ibaret değildir.
Esas mesele çocukların iyi bir okulda, yeterli süreyle, öğretmeni değişmeden, kendisini ait hissettiği ve geleceğini güvenle kurabileceği bir eğitim ortamına sahip olmasıdır.
Okul geçici olabilir, öğretmen geçici olabilir, bulunan çözüm de geçici olabilir.
Ancak çocukluk değil.
Eğitim politikası da artık günü kurtaran çözümlerle değil, kalıcı ve uzun vadeli bir anlayışla şekillenmelidir.