Aylin Kotil
Ekran yasak, eşitsizlik serbest
Çocukların sosyal medya kullanımı yeniden gündemin en sıcak başlıklarından biri. 15 yaş altına sosyal medya kısıtlaması, yaş doğrulamasında yapay zekâ kullanılması, 16-17 yaş grubuna içerik sınırlamaları ve platformların çocuklara karşı daha fazla sorumluluk üstlenmesi tartışılıyor.
Çocukların sosyal medyanın zararlarından korunması gerektiğine itiraz etmek mümkün değil. Yaşlarına uygun olmayan içeriklere birkaç saniyede ulaşabilmeleri, bağımlılık, akran zorbalığı, kişisel verilerin kontrolsüz kullanılması ve algoritmaların çocukların dünyasını şekillendirmesi ciddi sorunlar.
Fakat bütün bunları konuşurken başka bir soruyu da sormamız gerekiyor: Çocukları gerçekten korumaktan ne anlıyoruz?
Sosyal medyada kaç yaşında olduklarını yapay zekâyla tespit edecek kadar ileri teknolojiler üzerinde çalışıyoruz. Peki aynı çocukların hangi şartlarda büyüdüğünü, okula hangi imkânlarla gittiğini, evinde ders çalışabilecek bir ortam bulunup bulunmadığını ya da ailesinin eğitim masraflarını karşılayıp karşılayamadığını aynı titizlikle takip ediyor muyuz? Çocukları gerçekten korumaktan söz edeceksek, her şeyden önce bunların üzerinde durmamız gerekiyor.
Türkiye’de çocuklarla ilgili bir sorun çıktığında ilk çözüm çoğu zaman yasaklamak oluyor. Elbette yaş sınırları olmalı, bazı içerikler çocuklardan uzak tutulmalı. Ancak çocukları dijital dünyanın zararlarından korumayı yalnızca erişimi engellemeye indirgediğimizde, onları gerçekten korumak yerine sadece karşılarına yeni sınırlar koymuş oluyoruz.
Yasaklamak kolaydır; eğitim vermek ise zordur. Ama kalıcı ve doğru olan da çocuğa neyle karşılaştığını anlayacak, sorgulayacak ve kendi sınırlarını çizecek beceriyi kazandırmaktır.
Çocuğa internette karşılaştığı bilginin doğruluğunu sorgulamayı, kişisel verilerini korumayı, sosyal medyada gördüğü hayatların gerçeğin tamamını yansıtmadığını ve algoritmaların karşısına çıkardığı içeriklerin tesadüf olmadığını öğretmek gerekir. Bunun için yalnızca yönetmelik değil; dijital okuryazarlık, öğretmen desteği ve ailelerin bilinçlendirilmesi gerekir.
Bir uygulamayı bugün yasaklarsınız, yarın yenisi çıkar. Her yeni teknolojide yeni bir kapı kapatarak çocuk yetiştiremeyiz. Asıl mesele, o kapının ardındaki dünyada nasıl ayakta kalacağını öğretmektir.
Ama madem çocukları korumak konusunda bu kadar hassasız, biraz da ekranın dışına bakalım.
Yeni eğitim yılı başlamadan ailelerin hesabı çoktan başladı. Defter, kalem, çanta, forma, servis, yemek, kaynak kitap, deneme sınavı, kurs… İstanbul’da uzun mesafeli okul servis ücretlerinin yıllık 90 bin lirayı aşması bile tabloyu anlatmaya yetiyor.
Çocuğunu okula göndermek artık başlı başına bir bütçe meselesi.
Daha çocuk okulun kapısından girmeden ailelerin cebinden on binlerce lira çıkıyor. Sonra hâlâ “Devlet okullarında eğitim ücretsiz” diyoruz.
Bir de çocuğunu okutan ailelere sormak lazım: Gerçekten ücretsiz mi?
Belediyelerin kırtasiye desteği vermesi, ücretsiz sınava hazırlık kursları açması ve öğrencilere beslenme desteği sağlaması elbette çok değerli. Fakat bir ülkede aileler çocuklarının defterini, yemeğini ve eğitim masraflarını karşılayabilmek için sürekli destek programlarına ihtiyaç duyuyorsa, yalnızca yardımları değil bu yardımlara neden ihtiyaç duyulduğunu da konuşmak zorundayız.
2026’nın ilk altı ayında 1 milyon 866 bin ihtiyaç sahibine şartlı eğitim ve sağlık yardımı yapılmış olması bunun en çarpıcı göstergelerinden biri.
Çocukların sosyal medyaya kaç saat girdiğini konuşalım. Ama şu rakama da bakalım: Yaklaşık 1,9 milyon vatandaşımız eğitim ve sağlık gibi en temel hizmetlere ulaşabilmek için şartlı yardıma ihtiyaç duyuyor.
Sosyal yardımlar elbette gerekli. Sosyal devlet ihtiyaç sahibinin yanında olmalıdır. Fakat asıl başarı yardım dağıtmak değil, insanların sürekli yardıma ihtiyaç duymadığı bir düzen kurabilmektir.
Bir yandan tüm bunları tartışırken Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni eğitim yılı genelgesinde öğretmen önlüğü, velilerin okula randevuyla gelmesi ve çeşitli okul içi düzenlemeler de gündeme geldi.
Eğitimde o kadar çok sorunumuz var ki insan hangisinden başlayacağını şaşırıyor.
Bakımsız sınıflar, personel eksikliği, eşitsizlik, öğretmenin geçim derdi, okula aç giden çocuklar, ailelerin altında ezildiği eğitim masrafları…
Neyse ki öğretmenlere önlük giydirdik. Şimdi eğitim sistemimiz rahat bir nefes alabilir.
Elbette okullarda düzenlemeler yapılabilir. Fakat bunca büyük sorunun arasında küçük düzenlemeler büyük reformlar gibi sunulunca insan sormadan edemiyor: Eğitimin asıl öncelikleri gerçekten bunlar mı olmalı?
Aynı soruyu sosyal medya yasağı için de sormak gerekiyor.
Çocuğun Instagram’da, TikTok’ta ya da yarın çıkacak başka bir platformda ne gördüğü önemlidir. Fakat telefonun ekranını kapattığımızda karşısında duran hayat daha önemlidir.
Telefon kapanınca o çocuk yine aynı mahallede yaşayacak, aynı okula gidecek, aynı ekonomik koşullar içinde büyüyecek ve diğer çocuklarla aynı sınavlara girecek.
Sosyal medya hesabını kapatmak bunların hiçbirini ortadan kaldırmıyor.
İronik olan da bu zaten. Çocuğun yaşını internette doğrulamak için yapay zekâ sistemleri geliştiriyoruz; ama aynı çocuğun sınıfının kaç kişi olduğunu, okulundaki laboratuvarın çalışıp çalışmadığını ya da öğle arasında düzgün bir yemek yiyip yiyemediğini hâlâ tartışıyoruz.
Çocukları sosyal medyanın zararlarından koruyalım. Dijital zorbalığa, kişisel verilerin ticari malzemeye dönüştürülmesine ve bağımlılık yaratan sistemlere karşı ciddi önlemler alalım.
Ama çocukları koruma anlayışımız ekran kapanınca bitmesin.
Bir çocuğa “Sen bu içerik için küçüksün” diyebilen bir devlet, aynı çocuğa “Sen yoksulluğun yükünü taşımak için de küçüksün” diyebilmeli.
Çocuğu korumak yalnızca telefonunu elinden almak değildir. Doğduğu ailenin gelirinin geleceğini belirlemediği, iyi bir eğitime ulaşmak için sürekli destek aramadığı ve yarışa daha baştan geriden başlamadığı bir eğitim sistemi kurabilmektir.
Yapay zekâ bir çocuğun yaşını birkaç saniyede tespit edebilir.
Ama o çocuğun yoksulluğunu yapay zekâ çözmeyecek.
Onu iyi eğitim, adil gelir dağılımı ve gerçekten işleyen bir sosyal devlet çözecek.
Dolayısıyla çocukları korumakta gerçekten kararlıysak yalnızca ekranlarına değil, hayatlarına da bakalım.
Ekrana yasak koymak mümkün.
Asıl mesele, eşitsizliğe de bir sınır koyabilmek.