Asıl sorun beyin göçü değil, umut göçü

Bu hafta sonu milyonlarca genç, uzun zamandır hazırlandıkları Yükseköğretim Kurumları Sınavı'na girecek. Aylarca, hatta yıllarca süren bir hazırlık sürecinin ardından yüz binlerce aile ve milyonlarca öğrenci için önemli bir eşik aşılacak.

Her yıl sınav dönemlerinde benzer tartışmalar yapılır. Soruların zorluk düzeyi konuşulur, başarı sıralamaları değerlendirilir, hangi üniversitelerin ve bölümlerin tercih edileceği tartışılır. Sınavın ardından ise başarı hikâyeleri ve hayal kırıklıkları gündeme gelir.

Ancak bu yıl YKS üzerine düşünürken yalnızca sınavı konuşmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.

Çünkü bugün gençlerin verdiği mücadele yalnızca bir üniversite kazanma mücadelesi değil. Eğitimcilerin, ailelerin ve bu ülkenin geleceğine kafa yoran herkesin durup düşünmesi gereken soru şu:

Neden gençler hayallerini başka ülkelerde kuruyor?

Bu sorunun cevabı yalnızca eğitim sisteminde değil; ekonomide, toplumsal iklimde, istihdam politikalarında ve gençlerin geleceğe dair beklentilerinde saklı.

Geçmişte üniversite sınavı konuşulurken temel mesele hangi üniversitenin kazanılacağıydı. Gençler daha iyi bir bölüm, daha iyi bir kampüs ve daha güçlü bir kariyer için yarışırdı. Bugün ise birçok genç için üniversite tercihi aynı zamanda bir ülke tercihine dönüşmüş durumda.

Son yıllarda lise öğrencileriyle, üniversite adaylarıyla ve gençlerle yaptığımız sohbetlerde sık sık aynı cümleleri duyuyoruz:

“Üniversiteyi okuyup yurt dışına gitmek istiyorum.”

“İmkân bulursam eğitimime yurt dışında devam edeceğim.”

“Burada kendime bir gelecek göremiyorum.”

“Fırsatını bulursam geri dönmem.”

Aslında bu ülkenin geleceğini düşünen herkesin en çok üzerinde durması gereken cümleler tam da bunlar.

Dünyanın her yerinde gençlerin farklı ülkelerde eğitim görmek istemesi son derece doğaldır. Yeni kültürler tanımak, farklı üniversitelerde okumak, yabancı dil geliştirmek ve akademik deneyim kazanmak her zaman değerlidir.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bundan farklı.

Sorun gençlerin yurt dışına gitmek istemesi değil; gittikten sonra geri dönmek istememesi.

Bir ülke açısından asıl alarm verilmesi gereken nokta da budur. Çünkü gençler yalnızca eğitim almak için değil, hayatlarını kurmak için de başka ülkeleri düşünmeye başladığında mesele bireysel tercihin ötesine geçer. Bu durum aynı zamanda o ülkenin gençlerine ne kadar umut verebildiğinin de göstergesidir.

Bugünün gençleri geleceğe yalnızca ders kitaplarının içinden bakmıyor. İçinde yaşadıkları ekonomik koşulları görüyor, hayat pahalılığını hissediyor, üniversite mezunu işsizleri izliyorlar. Yıllarca eğitim aldığı halde geçim sıkıntısı yaşayan insanları görüyor, ev sahibi olmanın giderek uzaklaşan bir hayale dönüştüğüne tanıklık ediyorlar.

Dolayısıyla gelecek planlarını oluştururken yalnızca hayallerine değil, karşılarında duran gerçeklere de bakıyorlar.

Bir zamanlar üniversite diploması gençler için daha güçlü bir güvence anlamına geliyordu. Bugün ise birçok genç açısından mesele yalnızca üniversiteyi kazanmak değil; üniversiteyi okuyabilmek, barınabilmek, mezun olabilmek ve mezuniyet sonrasında insanca yaşayabilecek bir işe sahip olabilmek.

Bu nedenle gençlerin önemli bir kısmı tercih listelerini oluştururken yalnızca bölüm seçmiyor. İş bulma ihtimalini, yaşayacağı şehrin maliyetlerini, yurt imkanlarını, kira fiyatlarını ve hatta yurt dışına açılma olanaklarını da hesaba katıyor.

Bu tablo eğitim sistemimiz açısından da önemli bir uyarı niteliğinde.

Çünkü üniversite eğitimi giderek bir hedef olmaktan çıkıp başka bir hedefe ulaşmanın aracına dönüşüyor. Birçok genç için üniversite, iyi bir eğitim kurumundan çok yurt dışına çıkabilmenin ilk basamağı olarak görülmeye başlanıyor.

Oysa bir ülkenin üniversiteleri gençleri kendi geleceğine bağlayan kurumlar olmalıdır.

Bugün konuşmamız gereken bir diğer konu da eğitimde fırsat eşitsizliği.

Geçtiğimiz hafta LGS sonrasında yaşanan tartışmalar hâlâ hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Soruların niteliği, öğrenciler arasındaki imkân farklılıkları ve eğitimde fırsat eşitliği yeniden gündeme geldi.

Aslında benzer bir durum YKS için de geçerli.

Kâğıt üzerinde herkes aynı sınava giriyor olabilir. Ancak herkes aynı koşullarda hazırlanmıyor.

Bir öğrencinin sessiz çalışma ortamına, kaliteli kaynaklara, özel ders desteğine ve ekonomik güvenceye sahip olduğu bir süreçle; kalabalık bir evde yaşayan, ek kaynaklara ulaşmakta zorlanan ve ekonomik sıkıntılarla mücadele eden bir öğrencinin hazırlık süreci aynı değil.

Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliği sınav salonunun kapısında başlamıyor. Asıl mesele o kapıya gelene kadar geçen yıllarda ortaya çıkıyor.

Eğitim, bir toplumun en güçlü eşitleyici mekanizması olmalıdır. Bir çocuğun doğduğu ailenin gelir düzeyi değil, çalışması ve yeteneği geleceğini belirlemelidir. Ancak bugün eğitim hakkı giderek ekonomik güce daha bağımlı hale geliyor. Bu durum yalnızca bireysel başarıyı değil, toplumsal adaleti de etkiliyor.

Bu nedenle çocuklarımızın sınav sonuçlarından önce geleceğe dair umutlarını konuşmaya ihtiyacımız var.

Çünkü bugün Türkiye'nin en önemli meselelerinden biri yalnızca beyin göçü değildir.

Asıl mesele umut göçüdür.

Bir ülkenin yetişmiş insanlarını kaybetmesi önemlidir. Ancak onlardan önce hayallerini kaybetmesi çok daha büyük bir sorundur.

Eğer lise çağındaki gençler geleceklerini başka ülkelerde planlamaya başlamışsa bunun üzerinde hep birlikte düşünmemiz gerekir.

Yolları, köprüleri ve binaları yapmak mümkündür. Ekonomiyi düzeltmek de mümkündür. Ancak gençlerin kaybettiği güven duygusunu ve gelecek umudunu yeniden inşa etmek çok daha zordur.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomik verilerle ölçülmez. Gençlerinin yarına ne kadar inandığıyla da ölçülür.

Eğer gençler geleceklerini burada kurabileceklerine inanıyorsa o ülkenin geleceği güçlüdür. Ancak hayallerini başka ülkelerde gerçekleştirmeyi daha gerçekçi buluyorlarsa, orada durup düşünmek gerekir.

Bu nedenle bugün YKS üzerine konuşurken yalnızca sınav sonuçlarını değil, gençlerimizin geleceğe bakışını da konuşmalıyız.

Çünkü asıl mesele kaç kişinin üniversite kazandığı değil, kaç gencin geleceğini bu ülkede kurmak istediğidir.

Bu hafta sonu sınava girecek tüm gençlere bir eğitimci olarak söylemek istediğim son şey ise şu:

Bu sınav önemlidir ama sizden daha önemli değildir.

Aldığınız puan, sıralamanız ya da yerleşeceğiniz bölüm sizin bütün hikâyenizi anlatmaz. Hayatınızın değeri birkaç saatlik bir sınavla ölçülemez.

Elinizden gelenin en iyisini yapın.

Sonucu ne olursa olsun, hayatınızın bundan sonraki sayfalarını yine siz yazacaksınız.

Ama bir eğitimci, bir anne ve bu ülkenin geleceğine inanan biri olarak benim en büyük dileğim şudur:

Gençlerimiz hayallerini gerçekleştirmek için başka ülkelere gitmek zorunda kalmasın.

Başarılarını, emeklerini ve umutlarını kendi ülkelerinde değerlendirebilsin.

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği doğal kaynakları değil, geleceğini kendi ülkesinde kurmak isteyen gençleridir.

Ve bugün hep birlikte sormamız gereken soru hâlâ aynı:

Gençler neden hayallerini başka ülkelerde kuruyor?

Çünkü beyin göçünden daha büyük tehlike umut göçüdür. Gençlerimiz giderken yalnızca bilgilerini ve emeklerini değil, bu ülkenin yarınlarını da beraberlerinde götürmesinler.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aylin Kotil Arşivi