Aylin Kotil
Yaz tatili başladı, şimdi çocukluk zamanı
Bir eğitim öğretim yılını daha geride bıraktık. Sınıflar boşaldı, okul koridorları sessizleşti, öğrenciler uzun bir yaz tatiline çıktı. Veliler önce karne törenleri, yıl sonu gösterileri ve mezuniyet heyecanı için okulların yolunu tuttu. Ardından da imkânı olan aileler, yaz tatilinin ilk günlerini değerlendirmek üzere valizlerini hazırlayıp yollara düştü. Dokuz ay boyunca büyük bir emek ve yoğun bir temponun içinde geçen eğitim yılının ardından, öğretmenler, öğrenciler ve aileler için şimdi biraz soluklanma, dinlenme ve birlikte olabilme vakti.
Ancak kabul etmek gerekir ki eskiden karne günü taşıdığı anlamı bugün aynı şekilde taşımıyor.
Bir dönem çocukların akademik gelişimini gösteren en önemli ölçütlerden biri olarak görülen karneler, artık birçok aile için aynı güveni vermiyor. Özellikle özel okulların önemli bir bölümünde uzun süredir tartışılan not enflasyonu, ölçme ve değerlendirme sisteminin sağlıklı işleyip işlemediği konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor.
Çocuğun gerçek akademik seviyesini yansıtmayan, veli memnuniyetini önceleyen değerlendirmeler yalnızca aileleri yanıltmakla kalmıyor; öğrencinin eksiklerini zamanında görmesini de engelliyor.
Devlet okullarında ise öğretmenler çoğu zaman öğrencinin gerçek performansını daha objektif biçimde değerlendirmeye çalışıyor. Bu durum, devlet ve özel okullar arasındaki karne sisteminin yarattığı farklılıkları da giderek daha fazla tartışılır hale getiriyor. Aynı sınıf düzeyindeki iki öğrencinin karnesi benzer görünse bile, sahip oldukları akademik yeterlilikler birbirinden oldukça farklı olabiliyor.
Dolayısıyla bugün elimizdeki karneyi tek başına bir başarı ya da başarısızlık belgesi olarak görmek doğru değil. Aslında hiçbir zaman doğru değildi. Çünkü birkaç rakamdan oluşan bir belge; bir çocuğun merakını, hayal gücünü, vicdanını, karakterini ya da gelecekte neler başarabileceğini ölçemez.
Karne günü eve gelen şey yalnızca bir kâğıt değildir. Eve gelen; dokuz ay boyunca erken kalkmış, sınavlara hazırlanmış, bazen çok başarılı olmuş, bazen zorlanmış, bazen hayal kırıklığı yaşamış ama her şeye rağmen emek vermiş bir çocuktur. Belki de o gün ilk bakmamız gereken şey notlar değil, o emeğin kendisidir.
Ne yazık ki çocuklarımız uzun zamandır yalnızca okulun değil, büyük bir performans kültürünün içinde büyüyor. Daha ilkokul sıralarında sınavlarla tanışıyor, başarıyı puanlarla tanımlamayı öğreniyor, çoğu zaman kendi gelişiminden çok başkalarının aldığı notlarla ilgilenmeye başlıyor. Eğitim, bilgi edinmenin ve kişisel gelişimin yolu olmaktan çıkıp sürekli ölçülen, sıralanan ve kıyaslanan bir yarışa dönüşüyor.
Bu yarışın en yıpratıcı tarafı ise kıyaslama alışkanlığımız.
"Komşunun çocuğu takdir aldı."
"Kuzenin matematikten yüz aldı."
"Arkadaşın senden daha başarılı."
Bu cümleler belki birkaç saniyede kuruluyor ama çocukların zihninde yıllarca yer edebiliyor. Çünkü kıyaslanan çocuk, zamanla kendi değerini başkalarının başarısıyla ölçmeye başlıyor. Oysa eğitimin amacı birbirini geçen çocuklar yetiştirmek değil; kendi potansiyelini keşfedebilen, düşünebilen ve üretebilen bireyler yetiştirmektir.
Yaz tatili tam da bu yüzden çok değerli.
Çünkü çocukların yalnızca derslerden değil, bu sürekli performans baskısından da uzaklaşmaya ihtiyaçları var.
Son yıllarda ise yaz tatilleri de giderek farklı bir kimliğe bürünüyor. Daha okul kapanmadan kurs programları hazırlanıyor. Yabancı dil, matematik, kodlama, hızlı okuma, etüt programları… Yaz ayları bile eksik kapatma dönemine dönüşebiliyor.
Yaz okulları doğru planlandığında çocukların gelişimi açısından önemli fırsatlar sunar. Sporla tanışan, bir müzik aleti çalmayı deneyen, resim yapan, tiyatroyla buluşan, yüzme öğrenen ya da doğayla iç içe etkinliklere katılan çocuklar yalnızca yeni beceriler kazanmaz; aynı zamanda özgüvenlerini artırır, iletişim becerilerini geliştirir ve sosyalleşme imkânı bulurlar.
Özellikle eğitim öğretim yılı boyunca akademik yoğunluğun içinde kalan çocuklar için yaz okulları; öğrenmeyi sınıfın dışına taşıyan, merak duygusunu besleyen ve yeni ilgi alanları keşfetmelerine imkân tanıyan önemli bir gelişim alanıdır.
Ancak yaz okuluyla yaz kampını, gelişimle yarışmayı birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Çocuğun bütün gününü kurslarla doldurup buna tatil dememiz mümkün değil. Yaz okulları okulun ikinci dönemi olmamalı; çocuğun merak ettiği alanları keşfettiği, eğlenirken öğrendiği ve yeni arkadaşlıklar kurduğu ortamlar olmalı.
Çünkü çocukların da dinlenmeye hakkı var.
Belki de son yıllarda en çok unuttuğumuz gerçek bu.
Biz yetişkinler çoğu zaman çocuklarımızın boş zaman geçirmesinden rahatsız oluyoruz. Sürekli bir programın içinde olmalarını, her saatlerinin planlanmasını istiyoruz.
Oysa gelişim psikolojisi bize başka bir şey söylüyor. Bazen hiçbir şey yapmadan geçirilen zaman, çocuğun yaratıcılığını geliştiren en önemli alanlardan biri olabiliyor. Can sıkıntısı çoğu zaman yeni oyunların, yeni fikirlerin ve yeni keşiflerin başlangıcıdır.
Bugünün çocukları, bizim çocukluğumuzdan çok farklı bir dünyada büyüyor.
Biz yaz tatillerinde sokakta arkadaşlarımızla oyun oynar, bisiklet sürer, mahallede saatler geçirirdik. Eve yalnızca acıktığımızda ya da hava karardığında dönerdik. Bugünün şehir yaşamı elbette aynı imkânları sunmuyor. Güvenlik kaygıları, yoğun kentleşme ve değişen yaşam biçimi çocukların hareket alanını daraltıyor.
Ancak bu durum, çocukların bütün yazı ekran karşısında geçirmesini de normalleştirmemeli.
Ekran süresi konusu yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin de sorunu haline geldi. Çocuklara telefonu bırakmasını söyleyen anne babaların çoğu, aynı anda kendi telefonundan başını kaldırmıyor. Oysa çocuklar söylenenleri değil, gördüklerini örnek alıyor.
Bu yaz belki de ailece küçük bir dijital denge kurmayı deneyebiliriz.
Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak elbette mümkün değil. Üstelik buna gerek de yok. İnternet doğru kullanıldığında öğrenmenin, araştırmanın ve üretmenin önemli araçlarından biri. Belgeseller, eğitim platformları, yabancı dil uygulamaları ve nitelikli dijital içerikler çocukların gelişimine katkı sağlayabilir.
Ancak ekranın dışında da bir hayat olduğunu yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Birlikte yürüyüş yapmak…
Bisiklete binmek…
Mutfakta birlikte yemek hazırlamak…
Bir ağacın gölgesinde kitap okumak…
Bir müzeyi gezmek…
Aile büyüklerimizle daha fazla vakit geçirmek…
Balkonda birkaç saksıya domates ya da fesleğen dikmek…
Akşamları uzun uzun sohbet etmek…
Bunların hiçbiri büyük bütçeler gerektirmiyor. Ama çocukların hafızasında en çok yer eden anılar çoğu zaman tam da bunlar oluyor.
Yaz tatili aynı zamanda okuma alışkanlığı kazanmak için de önemli bir fırsat. Fakat kitap okumayı da bir ödeve dönüştürmemek gerekiyor. Çocuğun ilgisini çeken kitapları birlikte seçmek, ailece okuma saatleri oluşturmak ve sonrasında kitaplar üzerine sohbet etmek çok daha kalıcı bir alışkanlık kazandıracaktır. Çünkü kitap yalnızca bilgi kazandırmaz; hayal kurmayı, empatiyi ve düşünmeyi de öğretir.
Yaz tatili elbette okulun tamamen unutulduğu bir dönem olarak da görülmemelidir. Özellikle sınav gruplarında ya da eksik konuların bulunduğu sınıf düzeylerinde, kısa ama düzenli akademik tekrarlar yeni eğitim öğretim yılına daha sağlam bir başlangıç yapılmasına katkı sağlar.
Ancak bu tekrarların bütün yazı kapsayan yoğun çalışma kamplarına dönüşmesi de doğru değildir. Haftalık küçük hedeflerle planlanan çalışmalar hem öğrenilen bilgilerin kalıcılığını destekler hem de öğrencinin motivasyonunu korur. Tatilin amacı çocukları yeniden bir yarışın içine sokmak değil; dinlenerek, güç toplayarak ve dengeli bir şekilde yeni döneme hazırlanmalarını sağlamaktır.
Yaz tatili aynı zamanda çocukların kendilerini, hayatı ve dünyayı keşfettiği, deneyimleyerek öğrendiği en kıymetli süreçlerden biridir.
Çocukların ev içinde sorumluluk alması, alışverişe katılması, yemek yapmayı öğrenmesi, bir bütçe planlamasına tanıklık etmesi, gönüllülük çalışmalarına katılması ya da yeni bir hobi edinmesi okulda öğrenemeyeceği pek çok beceriyi kazandıracaktır. Çünkü eğitim sadece sınıfın dört duvarı arasında gerçekleşmez. Hayatın kendisi de en güçlü öğretmendir.
Tüm bunların en önemlisi de, çocuklarımızın birlikte geçirilen zamana duyduğu ihtiyaçtır. Aynı evin içinde yaşayıp birbirimize giderek daha az vakit ayırıyoruz.
Hepimiz çok yoğunuz; işimiz, telefonlarımız, yetiştirmemiz gereken sorumluluklarımız var. Fakat çocukluk beklemiyor. Bugün birlikte kurulmayan bağların telafisi yıllar sonra kolay olmuyor.
Bu nedenle yaz tatilini sadece çocukların değil, ailelerin de birbirlerini yeniden hatırlama fırsatı olarak görmek gerekiyor. Bazen bir akşam yürüyüşü, birlikte oynanan bir kutu oyunu ya da uzun bir sohbet, çocukların bütün yıl boyunca aldığı en değerli hediyeden daha anlamlı olabiliyor.
Yeni eğitim öğretim yılı başladığında çocuklarımızın yalnızca matematikte daha başarılı olmasını değil; kendine güvenen, merak eden, soru soran, paylaşmayı bilen, doğayı seven, kitaplarla dost olmuş ve ailesiyle güçlü bağlar kurmuş bireyler olmasını istiyoruz. Bunun yolu da yalnızca okuldan geçmiyor.
Yaz tatili bu yolculuğun önemli bir parçası.
Okullar yeniden açılacak, dersler başlayacak, sınavlar yine yapılacak. Ama bu yaz yaşanmayan bir çocukluk geri gelmeyecek.
Bu yüzden çocuklarımızı yalnızca yeni eğitim öğretim yılına değil, hayata da hazırlamayı unutmayalım.
Çünkü geleceği güçlü kılacak olan; sadece yüksek notlar alan çocuklar değil, merak etmeyi bırakmayan, kendine güvenen, mutlu ve çocukluğunu doyasıya yaşayabilmiş bireylerdir.
Bu yaz onlara verebileceğimiz en değerli hediye ise biraz daha fazla zaman, biraz daha fazla güven ve sadece çocuk olabilecekleri bir yaz tatili olsun.