İnkâr politikalarından amaçlanan…

Cumhuriyet tarihinde “Geçinemiyoruz!” diyenlerin, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandığı dönemler yaşandı. Peki, bu tutum açlık ve yoksulluk olgusunu ortadan kaldırdı mı? Hayır. İnkâr etmek veya inkâr etmeye zorlamak toplumsal realiteleri değiştirmiyor. Gerçeklerin açığa çıkması “toplumsal huzur” ile ilişkilendiriliyor, saydamlık yerine baskı politikaları ile susturma ve sindirme yoluna gidiliyor. Totaliter rejimlerde bu politikaları sorgulama kanalları kapalı olduğu için elden bir şey gelmiyor ancak otoriterleşmiş olsa da bizim gibi hâlen demokratik olduğunu iddia eden rejimlerde bazı şeyleri konuşabilme ve saydamlık talep etme şansına sahibiz.

İnkâr edilse de, aile yapısını tehdit ettiği söylense de, sapkınlıkla açıklanmaya çalışılsa da LGBTİ+ gibi evrensel bir gerçek var. Esasen her zaman vardı. Lanetlenmek suretiyle de olsa; asırlar evvelinden miras kalan kutsal kitaplarda da var. Saraydan sokağa, sanattan edebiyata her alanda karşımıza çıkmıştır. Senelerce başından kalkamadığımız, tek kanallı televizyonların sansürlenmiş yayınları ile evimizde, fısıltı gazetelerinin renkli dünyalarında hayatımızın içindeydi. Biliniyordu, ancak üstüne konuşulması sakıncalıydı. Değişen dünya ve iletişim olanakları ile birlikte onlar da kimliklerini ifade etme ve oldukları gibi kabullenilmeyi talep etme imkânına sahip oldular. Tabii başarabildikleri kadarıyla...

12. LGBTİ Onur Yürüyüşü, planlanmasına rağmen Taksim’de yapılamadı çünkü Taksim’e ulaşım yolları Valilik kararıyla kapatıldı. Peki, engellenebildi mi? Hayır. Onlar da Kalamış’ta yürüdüler. İnkâr etmek nasıl ki gerçeği ortadan kaldırmıyorsa, yasaklar da eylemin önüne geçemeyebiliyor.

Onur yürüyüşü bu topraklarda ortaya çıkmadı. Hareketin kökeninde 1969’daki Stonewall Ayaklanmaları var. O dönemde eşcinsellik birçok eyalette suç sayılıyor, örgütlenmeleri kolluk baskısı ile engellenmeye çalışılıyordu. Stonewall ayaklanmaları sonrasında LGBTİ+ hareketi örgütlü bir hâl almaya ve evrenselleşmeye başladı. Hülasa baskı ve inkâr politikaları bir yere kadar dayanabildi. 1970 yılından itibaren de ABD’nin büyük eyaletlerinde onur yürüyüşleri düzenlenir oldu ve dünyaya yayıldı, evrenselleşti… Şimdi birileri çıkıp; işte Batı’dan bu yüzden uzak durmalıyız, toplumsal ahlak böyle böyle bozuluyor diyebilir, ama küreselleşen ve küçülen dünyada o işler öyle olmuyor.

Şimdi biz de 50 yıl öncesinin ABD’sinin peşinden gidiyoruz. Aile yapısı, manevi değerler, nesil hassasiyetleri bahane edilse de asıl neden popülist politikalardır. Toplumsal hassasiyetler kullanılarak on binlerce kişinin kimlik beyanı inkâr ediliyor, engellenmeye çalışılıyor. Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta TÜRGEV’in 30. Kuruluş yılında yaptığı konuşmada LGBT’yi gençliğin zihinlerine enjekte edilmeye çalışılan insan fıtratına aykırı sapkınlık olarak nitelendirirken gençleri bu tür akımlardan koruyacak bir eğitim ve toplumsal yaklaşım izlenmesi gerektiğini söylüyor. Bir konuya açıklık getirmek gerekiyor; rahatsız olunan şey bu harf diziminin içine yerleşmiş olan kimlikler mi, yoksa onların kendilerini ifade ediyor olmaları mı? Erdoğan’ın açıklamasından aldığımız cevap; her ikisi de… İnsani olarak sapkınlıktır, dolayısıyla bu insanların bir araya gelmeleri ve kendilerini ifade etmeleri de (akım dediği bu sanırım) toplum ahlakı açısından sakıncalıdır. Her konunun uzmanı olduğumuz gibi bu konuda da bir fikrimiz var, salt ekonomist değil, sosyal ve kişisel psikoloğuz, tıp doktoruyuz vesaire(!)… Uzmanlık gerektiren hassas bir sosyal ve kişisel vakıa siyasetin içine çekilerek kullanılıyor.

Bu adlı adınca konjonktürel devlet politikasıdır. LGBTİ+’lara özgü de değildir. Devletin bireyi biçimlendirme stratejisinin bir veçhesidir. Toplumun yönetenleri seçme özgürlüğü nasıl elinden alınıyor ise bedeni ile ilgili karar verme noktasında muktedir olması da söz konusu olamaz. Ülkenin parlak beyinleri akademik eğitim kalitesi en yüksek üniversitelerine girmek için dişini tırnağına takar ama o üniversitelerin başına liyakatsiz yöneticiler atandığında bunu protesto etme hatta eleştirme hakkına sahip değildir. Kamuya ait alanlar inşaat, maden, rant saikleriyle birilerine peşkeş çekilir, buna karşı çıkmaya kalkanlar tutuklanır. Mayınlı haber alanlarına girmeye kalkan gazeteci sigaya çekilir, korkutulur ve susturulur…

Hülasa asıl hedef ifade özgürlüğünü, yürüyüş ve gösteri hakkını, yani çoksesliliği ortadan kaldırmaktır. Buradan hareketle demokratik(!) anayasa sevdalılarının muratlarını da varın siz anlayın. Rejim ve onun yürütücüleri arıza istemiyor, düşünmeyen, sorgulamayan, koşulsuz inanan ve itaat eden apolitik bireyler istiyor. Ve bunu tüm otoriter rejimlerde olduğu gibi inkâr politikaları ve dayatma yolu ile yapıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Boray Acar Arşivi

Küçülen Türkiye…

27/05/2026 07:00