Boray Acar
Sosyal trajediler karşısındaki refleksler
Üst üste yaşanan Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul katliamları, Gülistan Doku davasındaki yeni gelişmeler, siyasi, sosyal ve vicdani duyarlılıkla ele alınması gereken süreçleri bir kere daha gündemimize getirdi.
Aklıselimle tartışamama ve sağlıklı analiz edememe hastalığının yine nüksettiğini görüyoruz. Farklı dünya görüşleri, siyasi kamplar, medyanın haber açlığı, sosyal medyanın kaotik doğası olayları içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Bazı fikir insanları, yaşananları iktidarın siyasi anlayışına bağlarken, bazıları için mutlak suçlu laik eğitim sistemi. Bir günde herkes dedektif, pedagog, haberci oluyor; konuşmayan kalmıyor. Dezenformasyon alıp başını gidiyor, kurulan sosyal medya mahkemeleri adaletin seyrini etkileyebilecek güce ulaşıyor.
Okul cinayetlerine bakıldığında ise bir güvenlik zafiyeti olduğu ortada… El kadar çocukların “Rambo” gibi bir donanım ile okullara girebilmesinin sorgulanması gerekiyor. Sadece bu değil; uyuşturucunun ve yasaklı maddelerin de okullarda kol gezdiği, en azından okul çağında çocuğu olan herkesin bildiği sır. Yaşananlar karşısında sorumluların hesap vereceği söylemi genellikle lafta kalıyor. Nasıl olduysa Kahramanmaraş İl Milli Eğitim Müdürü, -ne demekse- “karşılıklı anlaşma ile” görevinden ayrılıyor. Bazen salt siyasi sorumluluk veya topluma duyulması gereken saygı gereği görevden almaların ve istifaların olması gerekirken, konu bir anda siyasi namus davasına dönüyor; adamına kıymamak bir sağlamlık göstergesi gibi lanse ediliyor.
Bu olaylarda devlet bürokrasisindeki çürümüşlüğün de farkına varıyoruz. Siyasi yapı ve bürokrasi, ucu kendisine dokunacak olayların üstünün örtülmesi için devlet gücünü kullanıyor. Alın size Gülistan Doku olayı... Bir valinin oğlu cinayetin faili ve tutuklandı, valinin kendisi de dün akşam tutuklandı. Bunca zaman ne için beklendi, savcıyı harekete geçiren ne oldu, bilmiyoruz. Eğer bunlar devri sabık yaratma refleksi ile yapılıyor ise acılı aileler, devlet içi hesaplaşmaların mağduru oluyorlar. Bir bakan döneminde sarmaş dolaş olunan suç örgütü yöneticileri, bakan değişiklikleri sonrasında yaka paça gözaltına alınıyor. Bu da devletin toplum nezdindeki itibarına ve güvenilirliğine gölge düşürüyor.
En büyük sorumsuzluk örneklerini de medya sayesinde görüyoruz. Olayların travmatik etkisi göz ardı edilerek panik hâlindeki ailelerle ve öğrencilerle röportaj peşinde koşuluyor. Yorum ve karar mekanizmaları haber verme ve alma akışına galebe çalıyor; alarmist bir tutum ile toplum galeyana getiriliyor. Bu günlerde sorumlu ve kurumsal medyanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Zira sosyal medyanın açtığı dezenformasyon çukuru toplum iradesini boğar hâle geliyor. Failin psikolojisini, ailenin rolünü, güvenlik açığını, televizyonların yayın politikalarının toplum üzerindeki etkisini, dijital dünyanın çocuk üzerindeki etkisini konunun uzmanlarına yorumlatma sorumluluğu ile hareket edilmesi gerekirken mahkemeler kuruluyor, konuşan kafalar uzmanı olmadıkları meselelerde ahkâm kesiyorlar.
“140 Journos” isimli belgesel yayın platformu yine harika bir iş yapmış ve “Şeytantepe” adında bir belgesel ile Narin Güran cinayetine ışık tutmuş. Küçük bir kız çocuğu öldürüldü, cinayetin üstündeki sis perdesi hâlen aralanabilmiş değil. Bir köy dolusu insan, geniş bir aile; toplum nezdinde katil, sapık, eşcinsel, pedofili olarak damgalandı, aşağılandı ve düşmanlaştırıldı. “Aile suçsuz olabilir mi?” ihtimali üstünde duran Yıldıray Oğur, İsmail Saymaz gibi gazeteciler linç edildi.
Galip Ensarioğlu gibi siyasetçilerin sorumsuz açıklamaları, DEM Parti yetkililerinin olaya siyasi kılıf uydurma gayreti ve medyanın konuyu bir magazin haberi gibi ele alması bir ailenin dünyasını karattı. Ortada delil yok iken, olan deliller karartılıyor iken, muhtemel failin ifadeleri devlet görevlilerince yönlendirilerek çarpıtılıyor iken kimsenin kılı kıpırdamadı, vicdanı sızlamadı. İddianameye şerh düştüğü için görevden alınan istinaf mahkemesi hâkimi neredeyse haber değeri bile taşımadı.
Kamusal hassasiyetler elbette önemlidir. Ancak; kanıtlanmamış bilgiler ile kamuoyu yaratılarak adalet mekanizması baskı altına alınmaya çalışılıyor ise burada devlet refleksleri devreye girmeli, yargı tarafsızlığını göstermelidir. Birilerinin rol kapmak uğruna kaldırdıkları toz, adaletin seyrini etkileyememelidir. Maalesef toplumsal trajediler durumunda olan budur; devlet refleksleri kamuoyu baskısı karşısında kifayetsiz kalmakta, kararlar kolektif tatmin için alınabilmektedir.
Cumhurbaşkanı’nın “konuların siyasete alet edilmemesi gerektiği” ikazına gelecek olursak… Tek suçlu siyaset mekanizması olmasa da bürokrasideki çürüme, okulların güvenliği, eğitim sisteminin süreçlere etkisi ve medyanın rolü bizzat siyasetin konularıdır ve kimse “siyaset üstü” şerhi ile sorumluluktan kaçamaz…