Ortaylı’nın ardından…

Yaşayan varlıklarının kıymetini bilmeyen, ortada olan konuları dahi yakışıksız bir tarafgirlikle sulandıran, ifrat ile tefrit arasında bir yerde buluşmak gibi bir derdi olmayan; ya göklere çıkaran ya da yerin dibine sokan bir toplumuz. Belki de toplumun entelektüeli ile vasatının kesiştiği nadir noktalar bu hasletlerdir. İlber Ortaylı’nın arkasından da bu hasletleri en keskin hatları ile ortaya çıkaran bir didişme aldı yürüdü... İktidar cenahından çıkan çatlak sesler rahatsız edici olsa da taraf olmanın gereği gibi görülerek ciddiye alınmayabilir. Ama özellikle aydın geçinen birilerinin, merhumun bedeni toprağa girmeden başlattıkları linç çok üzücü ve yakışıksız. Bu çok bilmiş zevat, senelerdir toplumda karşılık bulamamalarının nedenini bir kere olsun düşünmüş olsalar, bu hatalara düşmez; meseleyi entelektüel fikir teatisi ölçeğinde ele almak üzere biraz sabrederlerdi.

İlber Ortaylı, okuma alışkanlığının olmadığı, tarih merakının söylentilerle tatmin edildiği bir toplumda karşılık bulmuş; her kelamı tartışma yaratmış, alanı dışında konularda söyledikleriyle de etkili olmuş birisiydi. Yaşama dair anekdotlardan oluşan, “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” kitabında entelektüeli, “Üzerine vazife olmayan işlerle ilgilenen, kendi uzmanlık alanının dışına çıkıp farklı disiplinleri derinlemesine öğrenen kişi” şeklinde tanımlıyor. Bu tanıma itiraz edenin çıkacağını sanmıyorum. Ortaylı’nın yaşam pratiği dikkate alındığında, bu söylediklerinin hakkını vermeye çalıştığına da şahidiz.

Her konuda fikir beyan etme cüreti gösteren, tabir-i caizse çok konuşan bir kişinin zaman zaman yanılması da doğaldır. “Bir takım tutacaksan Beşiktaş’ı tutacaksın; böyle yemek mi olur, yemek dediğin şöyle olur, şöyle de yenir; böyle müzik olmaz, bu gürültüdür...” kabilinden buyrukları(!) bir başkası söylemiş olsa sokağa çıkamayacak hâle getirilirdi. Ancak alanındaki hakimiyeti ve Allah vergisi üslubu yaramaz bir çocuk gibi her hâliyle benimsenmesini sağladı. Bir ilim insanının, kültürel ve ilmi değerlerin önemsenmediği bir ülkede devlet ricali nezdinde ciddiye alınması önemlidir. Tarih denen olguyu eğitim müfredatındaki sıkıcı sınırların dışına çıkardığı ve okuma alışkanlığı olmayan topluma bir şeyler öğretmeyi başardığı da aşikârdır.

Ortaylı’nın vefatının arkasından otoriteye yamanmaya çalışmakla eleştirildiğini görüyoruz. Bu eleştirinin haklı olduğu noktalar olabilir. Sosyal medya motoru hemen çalıştı ve bazı videolar dolaşıma sokuldu. Örneğin, Fethullah Gülen hakkında söyledikleri ile ilgili nedamet getirdi mi, bilemiyorum. Ayrıca bu konuda Ortaylı’ya gelene kadar kabahatini ikrar etmesi gereken kimler kimler var... Veya İmamoğlu’nun kazandığı ilk İBB seçimlerinin öncesinde Binali Yıldırım ile yaptıkları reklam filmi doğru değildi. Bir de az önce de ifade ettiğimiz üzere, her konuda bu kadar fazla konuşan (ki bunu bir talebe karşılık yapıyordu) bir figürün arada hata yapması da kaçınılmazdı. Otoriteye yönelik eleştirileri, övgülerinden kesinlikle fazlaydı. Bunu teraziye koymak isteyenlerin, her hafta pazar günleri güncel olayları yorumladığı köşesinde yazdıklarına bakmaları kâfidir.

Türkiye’de cesaret gerektiren mesele, dönemsel otoritelerle çelişmekten ziyade “resmî tarih” anlatısına muhalefet etmektir ki Ortaylı bunu yaptı. Senelerce resmî ideolojik söylemin “hain” diyerek aşağıladığı Vahdettin gibi tarihî şahsiyetlerin gerçekte ne olduklarını anlattı ve yazdı. Bir Cumhuriyet aydınının da Osmanlı dönemine alışılmışın ve dayatılanın dışında bakabileceğini, hülasa bir şeyi sevmek için başka bir şeyi inkâr etmek gerekmediğini gösterdi. Cumhuriyet rejiminin rüknünde, Osmanlı’nın içindeki “Batılılaşma ve Modernleşme” potansiyelinin olduğunu herkesin anlayabileceği bir yalınlıkta izah etti. Bazı konularda, milli menfaatler icabı(!) politik konuştuğu vâkidir, lakin bunu da Türkiye’de hayatta kalmanın gereği olarak görebiliriz.

Bundan 20 yıl kadar önce “Vefa Sempozyumu”nda kendisini dinleme şansına sahip olmuştum. Kent ölçeğinde İstanbul ile semt ölçeğinde de Vefa ile olan ilişkisini muhteşem ve aklıda kalıcı bir şekilde anlatmıştı. “Bozdoğan Kemeri’ne sırtını yaslayıp limon satan adam, bu tarihi mekânların kaderine karar veremez” derken “dağdaki çoban” metaforunu hatırlatmasına rağmen, bunu dünyadan örnekler ile zenginleştirerek anlatmasının ve kendince gerekçelendirmesinin saygıyla dinlendiğine bizzat şahit olmuştum. Hitabetteki vuruculuğu, yazı diline göre tartışmasız daha güçlüydü. İstişareye açık değildi, biat edilmez ise hırçınlaşırdı. Herkes de onu bu halleriyle kabullenmişti.

Türkiye, kimsenin inkâr edemeyeceği nevi şahsına münhasır bir âlimini, vefatı sonrasında da unutulmayacak bir değerini kaybetmiştir.

Ruhu şad olsun…

Herkese sevdikleriyle iyi bayramlar dilerim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Boray Acar Arşivi

Cereyanlar Üstüne…

04/03/2026 07:00

Din elden gider mi?

25/02/2026 07:00

Kobani yanarken

28/01/2026 07:00

Dindar nesil diye diye…

24 Aralık 2025 Çarşamba 07:00

Süreç en kritik virajda…

17 Aralık 2025 Çarşamba 07:00