Kobani yanarken

Cumhuriyet ile yaşıt olan Kürt sorununun çözülmesi için iç ve dış politika bağlamında cesur adımlar atılması gerektiği belliydi. Dört devlete bölünmüş Kürt nüfusun kaderinin bölgesel dinamiklere olan etkisi de ortada. Meseleyi Türkiye sınırları içine hapsetmekten ibaret olan politik strateji ile bir yere varılamayacağı gerçeği ve dolayısıyla çözümün bir sabun kalıbı gibi avuçlarımızdan kayma ihtimali ile bugün yüzleşiyoruz.

Kürtler alıştırıldıkları üzere yine ihanete uğradıklarını düşünüyorlar. Belki de Suriye’deki dengelerin kendilerini oyunun dışında bırakacak veya etkisiz kılacak bir noktaya evrileceğini düşünmemişlerdi. Bugün Türkiye dâhil, hâkim güçlerin tamamının kabul ettiği ve desteklediği cihatçı kökenli yeni Suriye yönetimi ile uzlaşmaları bekleniyor. Kürtleri batıdan medet umma noktasına getiren şey çaresizlikti. Yoksa tarihi acılar yaşamış ve bunun sonucunda politize olmuş bir halkın, demokratik halk hareketlerinin emperyalizm ile çelişkisini bilmemesi düşünülemez. Kürtlerin yaşadığı bu kırılma konjonktüreldir; devletimizin de bu rüzgâr ile yelkenlerini şişirirken itidalli olması, her şeyin değişebileceğini dikkate alması gerekir. Kürtler; bölgesel kaostan “yılana sarılarak” kazançlı çıkmayı murat ettiler, olmadı. Burada kastedilen, Batı’nın taşeronluğunu benimsemiş örgütler değil; Kobani’de elektriksiz, susuz ve ekmeksiz bırakılan, ölümle yüz yüze gelen Kürt halkıdır. Müzakere masasına gelindiğinde muhatap ister istemez Kürt halkını temsil iddiasındaki örgüt/örgütler oluyor. Bu arada son yaşananlar SDG’nin -veya YPG’nin mi demeliyiz?- kâğıttan kaplan olduğunu da göstermiştir.

Süreç açısından geçtiğimiz hafta gündem oldukça yoğundu. İmralı görüşme tutanakları yayımlandı, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer Kent Uzlaşısı davasında hapse mahkûm edildi, DEM Parti Kobani’deki dramın görmezden gelindiğini belirterek devleti Kürtlere sahip çıkmaya çağırdı. Bayrak üzerinden yapılan provokasyonlar kınandı; KCK dahi bunun bir provokasyon olduğunu açıkladı.

Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” payesi veriliyorsa, bunun gerektirdiği sorumlulukların da yerine getirilmesi şarttır. Bunun lafta kalmamasının ve Öcalan’ın önder gibi davranmasının koşulu ise etrafındaki çemberi genişletmek. Sanırım popülist siyaset tarzı burada aklıselime galebe çalıyor. Diğer bir ihtimal Öcalan’ın, İmralı tutanaklarında gördüğümüz üzere Suriye meselesinde devletle aynı düşünmüyor olması olabilir. Öcalan; Suriye’de Kürt varlığının tanınmasını ve ortak yönetim&paylaşım modelini savunurken, devlet daha ziyade Kürtlerin mevcut yapıya entegre olmasını istiyor. Kandil, şahin bir stratejiyle örgüt uzantılarını ve halkı direnişe çağırıyor. Bu mesele yalnızca Suriye Kürtlerini değil, Türkiye dâhil bölge ülkelerde yaşayan Kürtleri de huzursuz ediyor.

Öcalan’ın, tutanaklarda kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin bir mensubu olarak tanımlaması bir fırsattır. Öcalan’ı güçlü kılmak, onun kapsayıcılığını sürecin selameti için kullanarak bu fırsatı değerlendirmekse devleti yönetenlerin elinde... PKK gibi örgütlerde Öcalan gibi figürlerin alternatifi yok. Dolayısıyla varlığında ve sağlığında kendisinden yararlanmak en makul seçenektir. Aksi hâlde Öcalan sonrasında çok parçalı bir yapı ve terör tehdidinin sürmesi muhtemeldir. Ancak, yukarıda da bahsettiğimiz gibi toplumsal tepkiden korkuluyor. Malum; Öcalan’ın sürece aktif katılımı her gündeme geldiğinde “bebek katili” motoru çalışıyor, provokasyon başlıyor ve mesele gündelik siyaset masasına meze yapılıyor.

Başından itibaren mevcut hükümet ittifakı ile sürecin zorluğunu vurguluyoruz. Çünkü meseleyi toplam demokratikleşme perspektifinden değil, daha çok güvenlik politikaları ve bölgesel dengeler açısından ele alıyorlar. Aynı irade, her şeyden çok kendi varlığını ve sürekliliğini önemsiyor ve buna engel olacağını gördüğü tüm unsurları da etkisizleştiriyor. Bunu yaparken bağımsız olması gereken yargıyı da etkisi altına alarak yönlendiriyor. Aksini iddia edenler, beğenmedikleri kararların altına imza atan yargı mensuplarının coğrafi savrulmalarına bir baksınlar. Bir yandan PKK kendini feshediyor, silah yakma törenleri yapılıyor ve medya canlı yayınlıyor, Cumhurbaşkanı PKK’dan münfesih örgüt diye bahsediyor, bir yandan da Ahmet Özer “münfesih örgüt” üyeliğine dair, üstelik bir emare de yokken faso fiso gerekçelerle hapse mahkûm ediliyor. Anlayacağınız nereden baksanız tutarsızlık…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Boray Acar Arşivi

Dindar nesil diye diye…

24 Aralık 2025 Çarşamba 07:00

Süreç en kritik virajda…

17 Aralık 2025 Çarşamba 07:00

Siyasetin iş dünyası ile derdi…

10 Aralık 2025 Çarşamba 07:00

Demirtaş, Öcalan’a rakip olur mu?

26 Kasım 2025 Çarşamba 07:00

Boray Acar yazdı: 3 bin 900 sayfa…

19 Kasım 2025 Çarşamba 07:00

Yeni Türkiye’yi Anlayamamak..

05 Kasım 2025 Çarşamba 07:00

Biz ve onlar ayrımı üstüne…

22 Ekim 2025 Çarşamba 07:00

Kürtlerin Temsil Sorunu

15 Ekim 2025 Çarşamba 07:00