Boray Acar
Deprem güvenliği mi, seçim mühendisliği mi – 1
İktidar ve muhalefet deprem sonrasında yapılan konutlar üzerinden sıkı bir polemik yürütüyorlar. Tayyip Erdoğan Özgür Özel’i bu konudan siyasi rant devşirmekle ve acılar üstünden siyaset yapmakla suçlarken; “…bir siyasetçi eserleriyle konuşur. Ama eserin yoksa CHP Genel Başkanı gibi sadece polemik yaparsın, ona buna sataşarak günü kurtarmaya çalışırsın..” diyerek tartışmada el yükseltiyor.
Türkiye bundan tam üç yıl önce büyük bir trajedi yaşadı ve 53 binden fazla insanını deprem felaketine kurban verdi. Kahramanmaraş depreminin 24 yıl öncesinde de Marmara depremi yaşanmış ve 17 binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Geçtiğimiz hafta her iki deprem sonrasında gösterilen refleksler bile mukayese edilerek polemik konusu yapıldı. Yaşanan felaketler sonrasında hızlı aksiyon alınabilmesi için hazırlıklı olmak önemli. Ancak iletişimin önemi de ihmal edilemez. İki depremin yaşandığı dönem arasında ciddi bir teknolojik fark var. Bu da direkt iletişim şekline yansıdı. Bölgeye ulaşan sivil toplum örgütleri, yardım kuruluşları ve sıradan vatandaş bölgede yaşananlardan filtresiz ve sınırsız haber almamızı sağladı.
“Kahramanmaraş Depremi”nde bu iletişimin devleti yönetenleri rahatsız ettiğini ve internet erişiminin sınırlandırıldığını da gördük ve yaşadık. Ülke o günlerde kurumlarıyla, iş dünyasının katkılarıyla, bireysel çabalarla ve yurtdışında yaşayan TC vatandaşlarının fedakarlıklarıyla yaralarını sarmak için kenetlendi. Tüm siyasi yönelimler, sağından soluna, marjinalinden merkezine oradaydı ve aynı amaç uğruna uyumadan çaba sarf etti. Elbette devletin refleksleri, imkanları ekseninde daha güçlü olacaktı. Devletin imkanlarını şahsına mal ederek bununla övünmek siyasi izansızlıktır.
Erdoğan ve avanesi bugün deprem sonrasında inşa edilen konutlarla övünüyorlar, bırakalım övünsünler. Milletin parasıyla millete hizmet edildiğini de görmezden gelelim. Mağdur olan, evsiz kalan insanların hayatlarını sokaklarda veya konteynerlerde sürdürecek halleri yoktu, 1999 depremi sonrasında da depremzedenin başını sokacağı konutlar inşa edilmişti, bugün olan da budur..
Her iki deprem felaketinde de bazı müteahhitler veya yapılar öne çıkarıldı ve sorumluluğun büyüğü onlara fatura edilmeye çalışıldı. Denetimsiz ortam şartları ile yerel ve genel idari zafiyetler ikincil plana atıldı. Hatta deprem sonrasında bazı üniversite raporlarının nasıl sümen altı edilerek alternatif raporlar hazırlandığını, kamu yöneticilerin ve siyasi yakınlığı olan bazı müteahhitlerin nasıl aklanmaya çalışıldığını sorumlu gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun yazılarından takip ediyor, halk sağlığını düşünmesi gereken odakların yaptıklarından utanıyoruz.
Gelelim şimdi asıl meseleye.. Deprem felaketini ve sonrasını inşa edilen konut sayısı, yapım süreleri ve icranın başında bulunan insanların başarıları ile sınırlamak adlı adınca manipülasyondur. Burada övünülmesi gereken asıl mesele, felaketin sonrasında değil öncesinde tedbiren ne yapıldığı meselesidir. Eleştirilmesi, üstüne retorik yapılması, hatta polemiğe dökülmesi gereken de işin bu yanıdır. Sağlanan teşvikler, güya yapılan kanuni düzenlemeler, sonuca bağlanmayan toplantılar ve çalıştaylar günü geçiştirmek dışında bir anlam ifade etmiyor.
Kentsel dönüşüm kanunlarının kentsel olan tarafı sadece ismidir. Herkes olası İstanbul depremi üstüne konuşuyor. Malumunuz, olası bir depremde insanların şehri terk edemeyeceklerini ve açlıktan öleceklerini iddia eden uzmanlar var. Bu düzeyde öngörüler doğrudur veya yanlıştır, ancak herkesin üstünde mutabık olduğu konu olası bir depremde bugüne kadar yaşananlara kıyasla çok daha büyük bir felaket ile karşılaşılacağı yönündedir. Siyasi taraf ayırt etmeksizin hükümet ve yerel yönetim işbirliği ile tarafsız uzmanların da katılımıyla halk sağlığını önceleyen bir politika kurgulanması gerekirken, sürece önderlik etmesi gereken merkezi idare yerel yönetimi işlevsizleştirmekle uğraşıyor.
Yaşanan bunca felakete, şehirler dolusu kayba rağmen, halen daha deprem güvenliği vatandaşın inisiyatifi dışına çıkarılamamıştır. Estetikten ve güvenlikten yoksun, ciddi anlamda otopark ve sosyal alan problemleri olan, yürümenin dahi zor olduğu semtler bütünsel ölçekte ele alınmadan, hiçbir kent sorununa çözüm üretilmeden, eskinin yerine yapılan yeni binalar ile kentler güya yenilenmiş olmakta, güya tedbir alınmaktadır. Konuya bütünsel bakmayan bu anlayışın rüknünde seçim mühendisliği hesapları yatmaktadır. Önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam edelim…