Boray Acar
Yine yeni bir reform dönemi...
Tayyip Erdoğan, Sabah gazetesi için kaleme aldığı makalede 2026 yılının reformların yılı olacağını ilan etti.. Üzülerek söylemeliyiz ki artık üst perdeden dile getirilen reform söylemleri ne piyasalarda ne de toplumda karşılık bulup heyecan yaratıyor. Oysa AKP iktidarının ilk yılları, Türkiye için sözde değil gerçek manada reform yıllarıydı. Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefiyle yapılan reformlar AKP’yi de, ülkenin demokrasi standartlarını da Cumhuriyet tarihinde özel bir yerde konumlandırmıştı. 2013’te kişi başı gelirin 12 bin doların üzerine çıkmasının verdiği özgüvenle 2023 hedefleri kondu ancak hiçbiri gerçekleştirilemedi.
O günlerde Erdoğan’ın dilinde bağımsız yargı, bağımsız Merkez Bankası, rasyonel ekonomi politikaları vardı. Gelinen noktada aynı Erdoğan, AB’nin Türkiye’ye “stratejik” bakmasını istiyor ve sorumluluğu AB’ye yüklüyor. Benzer sözleri hafta başında Hakan Fidan’dan da duyduk. Yargıda elde edilen kazanımlar yitirildi, toplumun adalet mekanizmasına olan inancı azaldı. Merkez Bankası atamalarında bağımsızlık ve liyakatten ziyade “laf dinleme” ölçütü öne çıktı. Ortodoks ekonomi politikalarının yerini ise “Nas” aldı. Dolayısıyla; iktidar olası reformların önündeki en büyük engel haline gelmiş oldu.
AKP’nin o yıllardaki demokratikleşme hamleleri, ülke aydınının da desteğini almasını sağlamıştı. Birinci çözüm sürecindeki “Akil İnsanlar” heyetindeki fikirsel çeşitliliğin veya “Yetmez ama Evet” sürecindeki kapsayıcılığın AKP’nin başarısındaki payı yadsınamaz. “Ülke aydını denen azınlığın toplumsal karşılığı nedir ki?” türünden yaklaşımlar meseleyi derinlemesine ele almayan sığ bir anlayışın tezahürleriydi. Entelektüel çevrenin AKP’yi desteklemesinin nedeni Cumhuriyet tarihi boyunca çözülememiş sorunların üstüne gidilmesiydi. Yönetim anlayışı otoriterleştikçe büyük bir nedamet ikrarıyla AKP’den hızla uzaklaşıldı.
Bugün benzer kapsayıcılığı CHP yönetimi temsil ediyor. Hafta sonunda düzenlenen “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı”ndaki çokseslilik ve tartışma zemini, AKP’nin ilk yıllarını hatırlattı. Kendi yankı odasına hapsolmamış, tarihi komplekslerinden ve reflekslerinden kurtulduğu izlenimi veren ve ifade özgürlüğünün ön planda olduğu bir toplantı oldu. Hazirunun çeşitliliği de bu tespitlerin göstergesi niteliğindeydi. Buna karşın organizasyon, şeklen tam bir CHP organizasyonuydu. Hülasa CHP, iktidarın yıpranmışlığından aldığı yakıtla iktidar yolculuğundaki ısrarını bir kere daha gösterdi.
Erdoğan’ın reform ilanının alt başlıklarına bakıldığında, başarılı ve güçlü oldukları konulara özellikle ağırlık verildiği görülüyor. Ukrayna–Rusya, Gazze ve Suriye politikalarında denge unsuru olduğumuz ve bölgesel güce dönüştüğümüz vurgulanıyor. Orta Asya’da yaşayan bir T.C. vatandaşı olarak Türkiye’nin dış devletlerdeki imajının da buna karşılık geldiğini söyleyebilirim. Bölgesel dengelerdeki ağırlığın belirleyicisi olan savunma sanayi yatırımları, özellikle İHA&SİHA’lar, haklı bir gurur kaynağı olarak öne çıkarılıyor. Erdoğan “Tam Bağımsız Türkiye” hedefini bu yatırımlarla ilişkilendirirken; Amerika ile dönemsel yakınlığa rağmen, F35 ve S400’lerin akıbeti konusunda ses yok.
Ekonomi başlığı altında verilen rakamlara rağmen “nasıl olacak” tarafı muğlak... Alım gücünün artırılacağı, vatandaşın enflasyon altında ezdirilmeyeceğini ifade ediyor. Ancak muhayyel refahın dış yatırımlara da bağlı olduğunu söylerken, dış yatırımların gelmesini sağlayacak hukuk reformlarına herhangi bir atıfta bulunmuyor, söylemler popülizme kayıyor.
“Polemik Üretmeden İcraat Üreteceğiz” başlığı altında deprem sonrasında yapılan ve teslim edilen konutların sayısına dikkat çekiyor. Bu durum, adı mega projelerle özdeşleşmiş olan AKP iktidarı açısından sürpriz bir başarı değil. İşin mali yönleri şeffaflık ilkesi çerçevesinde irdelendiğinde de belli tatsızlıklarla karşılaşıyoruz. Ancak toplumu her ikisine de alıştırdıklarını söyleyebiliriz. İş deprem güvenliğine yönelik kanuni değişikliklere geldiğinde; yapılan sınırlı düzenlemeler ve bu sayede verilen maddi destekler toplumu yine kendi hâline bırakıyor, yerinde yenilemeyi teşvik ediyor ve kentleşme politikaları açısından da yeni bir yol açmıyor.
Son başlık “Ülkemizi 40 yıllık musibetten (terör belasından) kurtarmak”... Bir niyet olduğu görülse de eşit yurttaşlık ve hukuki düzenlemelere dair netlik bulunmuyor. Yani ilk çözüm sürecine nazaran oldukça çekimser, hatta korkak bir politika izleniyor.
Velhasıl Tayyip Erdoğan’ın yazdıkları reform müjdesinden ziyade seçim beyannamesini andırıyor.