Yeni dengeler karşısında muhalefet…

Türkiye siyasetinde seçmen davranışlarını doğru okuyan ve buna göre kendini konumlandıran taraf kazanıyor. Her devir kendi dinamiklerini yaratıyor. Bu dinamiklerin konjonktürel etkilerini göz ardı etmek ve tarihî benzerlikler üstüne strateji geliştirmek de yanlışa sürükleyebiliyor.

Tayyip Erdoğan, belediye başkanı idi. Şiir okuduğu için hapse atıldı. Muhtar bile olamayacağı söylenirken, yirmi beş senedir ülkeyi yöneten önemli bir politik figür hâline geldi. Yaşadıkları üzerine bir mağduriyet hikâyesi yazdığı ve bunu kullandığı doğrudur. Ancak salt bununla var olduğunu söylemek haksızlık olur. Zira daima konjonktürü doğru okudu ve dönemsel dinamikleri avantaja dönüştürmeyi başardı.

Şimdi Ekrem İmamoğlu için de benzerlikler üzerinden bir siyasi gelecek inşası murat ediliyor. Oysa geride bıraktığımız yirmi beş yıllık süreçte Türkiye’de değişen güç dengeleri ile birlikte siyaset yapma biçimi de değişti. Kararlı görünen duruşunun altında her türlü sabitinden vazgeçebilen Tayyip Erdoğan da koşullara bağlı olarak dönüştü ve ülke siyasetinin sabiti hâline geldi.

Erdoğan’ın ve partisinin ilk dönemlerini hatırlayalım. Anayasa Mahkemesi ve kapatma davaları ile boğuştuğu, askerî vesayetin baskısına maruz kaldığı, “Fethullahçı Yapı”nın güdümü altında siyaset yaptığı dönemlerden geçti. Muarız profilini de çoğu zaman kendisi belirledi ve bunun üstüne bir siyasi retorik kurdu. Değişmeyen hedeflerinden birisi “tek parti iktidarı” idi. Demokrasi vaatleriyle ülke aydınını dahi yanına çektiği dönemlerde, seksen sene evvelinin tek parti gölgesi altında siyaset yapmaktan yakındı. Millî Görüş gömleğini çıkardığını söyledi; muhayyilesindeki ülkenin, bir batı demokrasisi olduğuna yönelik bir inanç iklimi yarattı. Gerçi Batı, son yıllardaki davranış biçimiyle tüm değerlerini ayaklar altına alarak buradan da Erdoğan’a bir kaçış imkânı sağladı ya onun da hayırlısı…

Nihayet kuvvetler birliğinin olduğu, çok sesliliğe tahammülün olmadığı, gücün bir merkezde toplandığı “Tek Parti” dönemini aratmayacak bir noktaya gelindi. Adalet mekanizması atamalarının bir merkezden yapıldığı, adalet mekanizması ile siyaset arasındaki yer değiştirmelerin vaka-ı adiye hâline geldiği, otoritenin hoşuna gitmeyen adalet mensuplarının haritadan yer beğendiği bir dönemi yaşıyoruz.

Burada kritik soru şudur: “Ülkeyi bu noktaya getiren Erdoğan mıdır, yoksa devlet yeni dengeler karşısında pozisyon almıştır da Erdoğan bu yeni dönemin aktörü müdür?” Birinci tespit, bugünün muhalefetinin kolaycılığına işaret eder. Buradaki illüzyon, bu dönüşüm sürecinin tek sabitinin Erdoğan olmasıdır. Erdoğan, değişen dengelere ayak uydurarak, devletin yeni politikalarını benimseyerek ayakta kalmayı başardı.

Dolayısıyla Erdoğan’ın, güvenlik politikalarının merkezde olduğu yeni dönemin aktörü olması ihtimali akla yakın olandır. Burada da şöyle bir sorunsalla karşılaşıyoruz: “Muhalefetin nefessiz bırakılması, gazetecilerin tutuklanması ve iktidarın devamlılığına hizmet eden bilumum girişimden ne anlamalıyız?” Devlet bu denli gaddar olabilir mi? İşte burada iktidarın devletin gücünü kullanarak muarızlarını susturma stratejisi ile yüzleşiyoruz.

Devlet Bahçeli’nin, iktidarın eylemlerini onaylamadığı veya iktidar çevrelerinden birilerinin “Bu kadar da olmaz.” dediği anlar yaşıyoruz. İşte dönemin çelişkisi de burada yatıyor ve bunun nereye evrilebileceğini kimse öngöremiyor. Erdoğan’ın şu ana kadarki kıvraklığı, buna da bir çare bulacağı izlenimi yaratsa da geçmişe göre farklı olan bir şey var: Seçmen davranışlarının eskisi kadar çantada keklik olmaması.

Son yerel seçimler ile başlayan ve kamuoyu araştırmalarında kafa kafaya gittiği görülen kıyasıya bir yarış var. Dengeler Erdoğan’ın aleyhine dönerse onu geçmişten farklı olarak şaşırtabilir ve devlet imkânlarının kullanılmasında sınır tanımaması da ayağına dolanabilir.

Erdoğan; değişmeyen tutumu ile muhalefeti iş bilmemekle, bölgesel dengeleri okuyamamakla eleştiriyor. Muhalefet ise ağırlıklı olarak Erdoğan ve iktidar eleştirisini merkezine alan bir politika izliyor. Bu da doğal olarak Erdoğan’ın hayatını kolaylaştırıyor. “Biz yaparız, diğerleri sadece konuşur.” edebiyatı toplumda karşılık buluyor. Deprem bölgelerinde yapılan memnuniyet anketlerinin sonuçları da bu gerçeğin altını çiziyor.

İmamoğlu ve onun mağduriyet hikâyesi üstüne bina edilen politik kurgu her geçen gün irtifa kaybediyor. İmkânsızlıklara rağmen ısrarcı olmak, suya yazı yazmaya benziyor. Muhalefetin, vakit kaybetmeden kişilerden bağımsız politik tutumunu ortaya koyması gerekiyor. Bu eksende bir başarı hikâyesi yazılabilirse; haksız tutuklulukların sona ermesi de, antidemokratik uygulamalara son verilmesi de, basının özgürleşmesi de zor olmayacaktır. Aksi hâlde son genel seçimin tekrarını yaşamamız kaçınılmaz olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Boray Acar Arşivi

Cereyanlar Üstüne…

04/03/2026 07:00

Din elden gider mi?

25/02/2026 07:00

Kobani yanarken

28/01/2026 07:00

Dindar nesil diye diye…

24 Aralık 2025 Çarşamba 07:00